Şii-Sünni Birliği Deklarasyonu

Yasin Aktay


Cumhurbaşkanlığı kriziyle başlayan ve e-muhtıra, erken seçim, mitingler ve miting görüntüleri eşliğinde kurulan erken ve kırmızı iktidar hayalleri etrafındaki tartışmalarla boğuşurken dünyada olup bitenlere karşı tam bir kayıtsızlığa girdik. Bu tartışmalara gömülmeden hemen önce dış politikayla ilgili olarak tartıştığımız konuları hatırlamaya çalışmak bile nasıl bir mecraya sürüklenmiş olduğumuz konusunda bir hayli uyarıcı olabilir.

 

Örneğin, Kuzey Irak’ta neler olup bitiyor şu anda? Türkiye’nin K. Irak’a girmesi gerektiğine dair hükümet ile Genelkurmay arasındaki ihtilaf, e-muhtıradan sonra bir anda kesildi. İbrahim Karagül’ün de yazısında işaret ettiği, Türkiye’nin PKK ile mücadele koordinatörü Edip Başer’in Die Welt’e verdiği mülakattan da, Amerika-Irak eksenli yeni gelişmelerden de anlaşılan, Türkiye’nin bu iç gündem hengâmesi altında hızla Irak’a çekilmeye çalışılıyor olduğudur.

 

Aslında Türkiye sınırları içinde 25 yıldır her türlü faaliyeti gösteren ve giderek çok daha geniş bir halk desteğine kavuşan terör örgütünü K. Irak’ta aramaya çalışmak tam Nasrettin Hoca’nın bodrumda düşürdüğü yüzüğünü, orası karanlık diye dışarıda aramaya çalışmasını andırıyor. Bu da demektir ki, K. Irak’ta PKK aranmayacaktır. Zaten aransa da bulunamayacaktır. Irak’ta hâlihazırda en az 50 tane PKK benzeri örgütlü yapı var. Irak hükümetinin herhangi biriyle baş edemezken PKK’nın tasasına düşmesini beklemek de gerçekçi değildir. Demek ki, Türkiye’nin Irak’a olan ilgisinde PKK’nın sadece meşrulaştırıcı bir araç olduğu yeni bağlamlar söz konusudur.

 

Bu esnada Irak işgalinde gelinen aşamada G. Bush, Kongre üyelerini bile işgal için ek bütçe talebi konusunda ikna etmekten aciz duruma düşünce çareyi Müslümanlara sarılmakta buldu. İlk elden Iraklı Şii ve Kürt liderleri Washington’da ağırlayan Bush, bu isimler üzerinden Kongre’de lobi yaparak Demokratları ikna etmeye çabalıyor. Demokratlar ise işgale karşı çıkan Sünni bir milletvekilini yine Washington’da ağırlayarak karşı lobi hamlesi yapıyorlar.

 

Tüm bunlar da gösteriyor ki, ABD, BOP’lerini tasarlarken bile sınırsız-sorumsuz bir manevra alanına sahip değil; içindeki bir dizi odağın her biri kendi rolünü oynamaya çalışıyor. Sonuçta kendi askerinin bütçe konusunu halletmek için dahi Müslümanlara muhtaçtır. Ama diğer yandan ABD’nin kışkırttığı Şii ve Sünni ihtilafı da giderek Müslümanların üstesinden gelmek zorunda oldukları bir sorun haline gelmiştir. Bu ihtilafın derinleştirilmesinde işgalci güçlerin planlı provokasyonları artık açığa çıkmış olsa da, yaralar nihayetinden sarılmayı gerektiriyor.

 

Bu noktada Müslümanların kendi kaderlerine sahip çıkan bir siyasal iradede bulunmaktan ziyade bir iktidar oyununun parçası olmalarına karşı yüzlerce aydın ve ulema (Arif Abdal Halem, Talal Asad, Cemil Aydın, Jamal Badawi, Asma Barlas, Vincent Cornell, Yusuf Kaplan, Nuh Yılmaz. S. Sayyid, Hasan Hanefi, Parveez Mansur, Tariq Modood, Ziauddin Sardar gibi) “uluslararası bir Müslüman aydınlar inisiyatifi” oluşturarak bir itiraz yükseltiyor. Müslümanların başkalarının oyununu oynayacağına kendi siyasal güçlerinin farkında olmalarını talep eden bu itiraz, Müslümanların bağımsız bir aktör olarak davranmalarını talep ediyor

 

Bu yaklaşımın ilk meyvesi olarak geçtiğimiz günlerde Amerika’nın BOP sürecinde başvurduğu en önemli enstrümanlardan biri olarak Şii-Sünni ayrılığına karşı bir deklarasyon yayınlandı. Bugünkü yazımı bu umut verici deklarasyonun metnini aynen aktararak noktalıyorum:

“Biz aşağıda imzası olanlar

Müslümanlarla veya İslam’la ilgili konular üzerindeki yorum ve tasvirlerin artarak bir mezhep boyutu taşıyacak şekilde yansıtılmasından derin bir endişe duyuyoruz.

Takviye edilmiş Mezhepçi kırılma noktalarının, kuşatılmış toplumlarımızda terörle savaş neticesinde ılımlılık ve sadakat ekseninde yeniden üretilen gerilimleri artırdığının farkındayız. Mezhep kavgasının günümüz Irak’ında ne kadar bir yıkıcı potansiyele sahip olduğunu büyük bir üzüntüyle görüyoruz.

 

“Böl ve yönet” stratejilerinin sömürgeci güçlerce geçmişte Müslüman dünyasına boyun eğdirmek üzere nasıl kullanılmış olduğunu Müslümanların hatırlamalarını istiyoruz.

 

Bütün Müslümanların, geçmişte olduğu gibi etnik ve mezhebe dayalı parçalanmasının ancak Müslümanların kendi kaderlerini tayin etmelerine karşı olanların yararına olacağını görmeye davet ediyoruz.

 

Dünyanın her yanındaki Müslümanların mezhep fitnesinin dilinden adalet ve özgürlük için kutsal mücadele lehine uzak durmalarını ısrarla istiyoruz. Bütün Müslümanları Amman Demecinde somutlaşan karşılıklı tanıma, çoğulculuk ve dayanışma ruhu ve ilkelerinden esinlenmeye davet ediyoruz. Bütün Müslümanlara hatırlatırız ki:

1. Her kim 4 Sünnî mezhepten birine (Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî), Caferî (Şiî), Zeydî, İbadî ve Zahirî veya tanınan herhangi bir fıkıh mezhebine bağlı ise Müslüman’dır.

2. Allah’a, Resulüne ve İslam’ın şartlarına inandığını söyleyen hiçbir Müslüman grubuna mürtet denilemez.

3. Değişik Fıkıh mezhepleri arasında farklılıklardan çok ortaklıklar vardır. 8 mezhebe bağlı olanların hepsi Temel İslami ilkelerde mutabıktır. Hepsi de İslam’ın beş şartında ve imanın temelleri konusunda mutabıktır. Fıkıh mezheplerinin çeşitliliğini tanımak ve aralarındaki tartışma ve ihtilafları tasdik etmek, adilliği, mutedilliği, karşılıklı affediciliği, merhameti temin eder ve ancak Müslüman kardeşlerimizle girilecek diyalog, inancımız hakkındaki anlayışımızı ilerletebilir.”

Yeni Şafak

 

228 total views, 1 views today

Leave a Comment