Irak ve Lübnan

Mustafa Özcan

Irak ve Lübnan birbirine çok benziyor. Birisi dolaylı olarak İran’ın kontrolünde diğeri de Suriye’nin. Buna mukabil, ABD İran’ın nüfuzuyla Irak’ta Suriye’nin nüfuzuyla da Lübnan’da uğraşıyor. Bununla birlikte, Lübnan"da Hizbullah ve benzeri güçler üzerinden hem Suriye’nin hem de İran’ın nüfuzu var. Tersinden bakıldığında Lübnan’da Amerikan nüfuzunun yanında bir de  Fransız nüfuzu var. Eski müttefik Fransa ile Suriye’nin aralarının açılmasının temel nedenleri arasında Beşşar Esad’ın dayısının Fransızların aldığı bir ihaleyi iptal etmesi var. Bu, Chirac’ı küplere bindirmiş ve bunu meydan okuma olarak algılamış.

 

Elbette tek neden bu değil. Suriye rejimi Refik Hariri’nin dünya ülkeleri liderleriyle dostluğunu hazmedemiyordu. Bu boyut Hariri’ye manevra alanı açıyor ve kontrol dışı hareket etmesini sağlıyordu. Aslında Hariri’yi tam da bu mali gücünden ve bağlantılarından dolayı istemişlerdi. Ama galiba bunun siyasi boyutuna tahammül edemediler. Onu Fransa veya ABD’nin Lübnan’daki bir kolu olarak görüyordu. Esasen Irak’ta yolları ayrılan Fransa ile ABD’nin ilk ortak hareket ettikleri alan Lübnan ve dolaylı olarak Suriye olmuştur. Bu da Şam yönetiminin basiretsizliğiyle izah edilebilir. İki rakibi kendi karşısında birleştirmiştir. Chirac’ın teklifi ve desteğiyle ve Bush’un benimsemesiyle 1559 sayılı karar çıkarılmıştır. Gerçekten de Chirac’ın Hariri ile ilişkilerinin çok iyi olduğu ve onun saraylarında yatıp kalktığı bir gerçek.

 

Ladin ailesi ile Bush ailesi arasındaki ilişkiye benzer bir türde Hariri ile Chirac arasında dostluğu pekiştiren akçeli ilişkiler bulunuyordu. Fransız ihalesinin iptali ve aynı paralel de Fransa’nın himayegerdesi (protege) Hariri’nin Lübnan’da hunhar bir biçimde öldürülmesi Şam ile Paris’in yollarını ayırdı. Şam yalnız kaldı. Şam Cihrac’ın gidişine ve Sarkozy’nin gelişine sevinse ve Hizbullah gibi hareketler de öfkesini çekmemek için Sarkozy’yi seçilmesininin akabinde kutlasalar ve hoşamadi yapsalar da yeni Fransız yönetiminin yeni ama tanıdık Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, ilk ziyaretini Beyrut’a gerçekleştirdi. Bu demektir ki, sürek avı devam ediyor. Bu da, Chirac’ın Elysee’den çıkmasıyla birlikte Fransız yönetiminin Lübnan politikasını değiştirmediğini ortaya koyuyor. Bilakis hem Sarkozy hem de Kouchner’in Yahudi kökenli oluşları ve İsrail’le derin bağlantılarından dolayı hem İran hem de Lübnan cephesinde daha fazla ABD’nin yanına yaklaşacakları varsayılıyor. Bu sürprizin ötesinde açıkça beklenen bir gelişme. ABD’nin ve Fransa’nın Lübnan’da Suriye’nin, Irak’ta da İran’ın peşini bırakmayacakları gün gibi aşikâr.

 

***

 

Irak ve Lübnan’ın birbirine benzeyen yönlerinden birisi de Şii-Sünni kutuplaşması ve İran’da başladığı farzedilen teşeyyü veya Şii evanjelizmi dalgalarının Irak üzerinden geçerek Lübnan’a kadar uzanması ve aksetmesidir. Bununla birlikte son sıralarda özellikle de Şii milislerin Sünnilere yönelik kimlik katliamlarının azaldığı ve bu anlamda Mukteda Sadr’ın Mehdi Ordusu ve Hekim grubunun milisleri olan Bedr Tugaylarının dizginlendiği ifade ediliyor. Gelişmeler de bunu doğruluyor. Son sıralarda mezhep çatışması ve kutuplaşmasının daha da ayyuka çıkmaması için Maliki hükümeti eylem haberlerine karartma uyguluyor. Böylece eylemlerin etkilerini kontrol altına almak istiyor. Bir iki yıldır Şii milislerin saldırılarından ve hükümetten de destek görmelerinden sonra Sünniler dışarıya kaçan unsurların arasında başı çekerken 2007’den itibaren resmi istatistikler ise mezhep çatışmalarında ölenlerin çoğunluğunun Şiilerden olduğu ortaya koyuyor. Bunun nedeni de, taifi karakterli Maliki hükümetinden ve Şii milislerin İbrahim Caferi’den sonra Maliki hükümeti de milli mutabakatı sağlayamazken Sünnileri daha fazla kızdırmamak için Şii milisler dizginlendi. İran Sünni dünyada ayak basacak mevzii ararken ve ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışırken Irak’ta da Şiilerce mezhep geriliminin tırmandırılmasına bir süre ara verildi. Ayrıca, İran ABD’nin kuşatma politikalarını yarabilmek için Sünni dünyada ayak basacak yer ararken bunun Irak’taki imajını düzeltmekten geçtiğini biliyor. Bu nedenlerden dolayı Irak’ta mezhep çatışmalarında kısmi bir gerileme veya erteleme yaşandı.

 

***

 

Buna mukabil, Lübnan’da ‘devlet içinde devlet’ görüntüsü veren Hizbullah, Sünni kesimlerle iç savaş ortamını tırmandırmaktan kaçınırken bu defa kuzeyde Sünni kesimin kalesi sayılan Trablusşam’da Filistinlilerle Lübnan ordusu arasında çatışmalar patlak verdi. Bunun çıkaracağı yangın iktidar paylaşımı üzerinden ertelenmiş Şii-Sünni kavgasını tetikleyebilir. Fethü"l İslam olayıyla alakalı iki tez var. Tezlerden birisine göre, Lübnan hükümeti Hariri cinayetiyle ilgili BM’nin uluslararası mahkeme teşkili için başvuruda bulununca Suriye Kaide ile bağlantılı olduğu ileri sürülen Şakir el-Abasi üzerinden kuzeyi patlattı. Bununla Batılı ülkeler ve müttefiklerine şu mesajı verdi: Bastığınız zemini yakarım. Aynı mesajı Hamaney de defaatla Bush’a karşı vermişti. Ve başta Mübarek ve Ürdün Kralı Abdullah olmak üzere İran’ın bu tehdidini ikameye kadir olduğunu düşünüyorlar ve ABD’ye uzun nefesli olmasını ve kendisini kontrol etmesini istiyorlar. Gerilimin müdahaleye dönüşmesini istemiyorlar. İran’ı sevdikleri ve zarar gelmemesini istedikleri için değil. İran’a muhalif olsalar bile akıl için yolun yeni bir savaş olmadığını görüyorlar ve İran’la birlikte böyle bir ihtimalin bütün bölgeye zarar vereceğine inanıyorlar.

 

Fethü"l İslam hadisesi, bütün Lübnan’ı karıştırmaya dönüşebilecek bir yangının ilk kıvılcımı olabilir. 1976 iç savaşı böyle patlak vermişti. Nehrü’l Barid’deki olayların diğer kamplara sıçraması halinde Lübnan’ın yeniden kangölü haline dönebileceği ve çatışmaların Hizbullah’ı da içine çekebileceği söylenmektedir. İkinci teze göre, Selefilerin son sıralarda Lübnan’a gelmelerinin nedeni Seymour Hersh’in iddia ettiği gibi Hizbullah’a karşı Sünni bir silahlı tampon oluşturma amacına matuf olabilir. Bu hususta, Seymour Hersh Kahire’de Muhammed Haseneyn Heykel Merkezi’ndeki konuşmasında, Amerikan yönetiminin Lübnan hükümetini kullanarak Selefilere kaynak aktardığını ileri sürüyordu. Bu selefi gruplardan birisi Fethü"l İslam hareketi olmalıdır. Bu tez doğruysa o takdirde, Şakir el-Abasi ve hareketi Suriye değil, Lübnan hükümeti tarafından desteklenmiş olmalıdır. Ve Şakir el-Abasi’nin bir konuşmasında ‘Lübnan’a Sünnileri desteklemeye geldim’ dediği aktarılıyor.  Bununla birlikte, Lübnan hükümeti çevreleri alelacele ordunun Fethü"l İslam üzerine operasyon yapmasına destek verdiler. Bu kendi sahalarını tebire etmeleridir. Semir Caca gibi hükümet yanlısı Falanjistler de el-Abasi’nin Suriye’de hapis yattığı dönemlerde muhtemelen Suriye muhaberatı tarafından devşirilmiş olma ihtimalinden sözediyorlar. Bu tez yabana atılabilecek bir tez değil. 

 

Zira,  Mahir Kaynak’ın düz mantığından yola çıkacak olursak, Lübnan’daki kargaşadan kim yarar sağlar? Elbetteki Suriye. Öyleyse kargaşayı çıkaran da Suriye’nin çıkarlarına hizmet ediyor olmalıdır. Bu amaçla yapmasa bile. Fethü"l İslam hareketinin bu konjonktürde ve zamanlamada kimin işine yaradığı sorusunun tek cevabı Suriye’dir. Bu durumda, Hizbullah’ın

yapmasını gerekeni Fethü"l İslam yapmıştır. Suriye Lübnan’a bir iç savaş sonucu girdi.  Çıktıktan sonra da iç savaş çıkarma ihtimali var. Bu defa da intikam için. ABD’nin Irak yüzünden İran’ı vurma ihtimali gibi. Hariri cinayeti bunun kıvılcımı olabilir. Suriye muhaliflerine göre, Şam rejiminin Lübnan’a girerken kurbanı Canbolat, çıkarken de Hariri olmuştur. Toparlayacak olursak: Irak İran’ın hem güçlü tarafı hem de zayıf karnı, Lübnan da Suriye için öyle. Olayların seyri gösteriyor ve pek muhtemeldir ki, İran’ın sonu Irak’tan Suriye’nin sonu da Lübnan’dan olacak.

Dünya Bülteni

440 total views, 1 views today

Leave a Comment