İslam’ın Terörü Reddettiğini Batı Görmüyor

 

Prof. Dr. John L. Esposito

 

Medyada ya da kamuoyu tartışmalarında olsun, bunlar ortak ve süre giden sorular olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, gerçekte önde gelen Müslüman dinî liderleri ve Müslüman örgütler bu konularda konuşuyor.

Lakin, medya bu fetvaları ve açıklamaları araştırıp bulmaya eğilimli değil, oysa bunlar internette bile kolayca ulaşılabilir durumdalar. 11 Eylül saldırılarından kısa bir süre sonra, Amerikan Silahlı Kuvvetleri’ndeki en üst düzey Müslüman din görevlisi Muhammed Abdürraşid, Amerikalı Müslümanların ordu içinde Afganistan’daki ya da diğer Müslüman ülkelerdeki savaşlara katılıp katılamayacağı konusunda bir fetva yayınlanmasını istedi. Önde gelen bir grup dinî otorite, tüm Müslümanların masumları terörize eden ve haklı bir gerekçe olmaksızın silahsız insanları öldürenlere karşı birleşmesi gerektiği sonucuna vardı ve yabancı ülkelerdeki Müslümanların, terörizme karşı savaşma kararı alan ülkelerinin ordularında savaşmasının kabul edilebilir olduğu ilan edildi.

 

İSLAM, INTIHAR SALDIRISINA CEVAZ VERMEZ

Diğer dinler gibi İslam da, meşru ve meşru olmayan şiddet eylemlerini birbirinden ayırır. Kur’an, meşru olmayan şiddeti ya da terörizmi ne savunur ne de buna göz yumar. İslami gelenek, şiddet kullanımı konusunda şümullü sınırlar öngörmektedir ve terörizmi, adam kaçırmayı, rehin almayı kesin bir dille reddeder. Bununla birlikte, Müslümanlar dinlerini, ailelerini ve İslam toplumunu saldırganlıktan korumanın gerekli olduğu anlarda bazı şeyler için ehliyet sahibidir. Peki ya intihar saldırıları? Silahsız kişilere karşı şiddet eylemleri hakkında ne der? 20. yüzyılın sonlarında, bu meseleler İsrail-Filistin, Lübnan, Irak, Pakistan, Endonezya, Amerika ve Avrupa’da, intihar saldırılarının, bir kişinin yaşamını İslam ve toplumu korumak uğruna feda ettiği şehitlikle eşanlamlı tutulduğunda yeniden gün yüzüne çıktı. Meşru ya da meşruiyet dışı şiddet üzerindeki tartışmalar, İsrail-Filistin çatışması nedeniyle yeniden ön plana çıktı. Peygamberî gelenekler (Hz. Muhammed’in kelimeleri ve eylemleri hakkındaki anlatılar) net bir biçimde ve tümüyle intihar saldırısını yasaklar; çünkü Allah’ın verdiği canı ancak Allah alabilir. Tarihî olarak, hem Sünni hem de Şii Müslümanlar genel olarak intiharı ve terör eylemlerini yasakladı.

İntihar saldırısı meselesinin meşruiyeti ya da gayri meşruluğu tartışması, ikinci intifada sırasındaki İsrail-Filistin çatışmasında belirginleşti. Artan İsrail askerî şiddeti ve hedefli suikastlar, pek çok Filistinli arasında intihar bombalamalarının bir intihar eylemi olmadığına, aksine kendinî feda anlamına geldiğine, bir direniş seçeneği ve ezici askerî güce ve dış desteğe sahip bir güce karşı bir misilleme olduğuna inandı. Gazze ve Batı Şeria’daki üniversitelere asılan öğrenci posterlerinde, "İsrail’in nükleer bombaları var bizim de insan bombalarımız" deniliyordu.

İntihar saldırıları, özellikle masum sivilleri ve silahsız insanları hedef alanlar, Müslüman dünyasındaki dinî otoritelerde keskin bir tartışmanın fitilini ateşledi. Bu hakim dinî otoritelerin tavsiye ve fetvaları bugünkü tartışmayı izah etmektedir. Hamas’ın kurucusu ve dinî lideri Şeyh Ahmed Yasin ve Kudüs Müftüsü Ekrem Sabri, diğer Arap ve Filistinli dinî liderler gibi, İsrail’in yasadışı işgali ve ezici askerî gücü karşısında intihar saldırılarının gerekli ve meşru olduğunu savundu.

Diğer âlimler ise özellikle sivilleri hedef alan intihar saldırılarını terörizm olarak kınadı. Suudi Arabistan’ın başmüftüsü, tüm intihar saldırılarını İslam dışı olarak kınadı ve İslam tarafından yasaklandığını hatırlattı. Mısır’ın eski başmüftüsü Şeyh Muhammed Seyyid Tantavi, el Ezher Müftüsü ve önde gelen dinî otoriteler intihar saldırıları ile kendinî savunma eylemlerinin, birinin topraklarını koruma mücadelesinin birbirinden tümüyle farklı olduğunu açıkladı ve silahsızların, kadınların ve çocukların öldürülmesine kesin bir dille karşı çıktılar. Tantavi de, "Masum insanlara saldırmak cesaret değildir, bu aptalca bir harekettir ve hüküm günü geldiğinde de cezalandırılacaklar. Masum çocuklara, kadınlara ve yaşlılara saldırmak da cesaret işi değildir. Cesaret, özgürlüğü korumaktır; birini savunmak ve saldırmamak cesarettir." demişti.

Pek çoğunun, Müslüman Arap dünyasında en etkili ve seçkin dinî otorite olarak gördüğü Şeyh Yusuf el Kardavi, 11 Eylül terör saldırılarını ve diğer terörizm eylemlerini kınadı. Onun düşünceleri, Müslümanların, kendileri ile direkt savaşan kişiler dışında hiçbir Müslüman’a öldürme izni verilmediği ve hükümetlerinin eylemleri nedeniyle masum insanların öldürülmesinin ahlaki olmadığı yönünde. Bununla birlikte, o, İsrail’deki intihar saldırılarını onaylayan ilk dinî âlimlerin de başında geliyor. Bu tartışmalarda ortaya çıkan ana mesele mukabelenin orantılılığıyla ilgilidir. Yani, saldırıya karşılık ve misilleme, işlenen suçla doğru orantılı olmalıdır. Sivillerin öldürülmesini haklı görenler, İsrail’de masum sivillerin olmadığını savunuyor; çünkü hem İsrail toplumu hem de ordusu (kadınlar ve erkekler askerllik yapmak ve birlikler içinde hizmet etmek zorunda) ve İsrail işgal politikaları ayrım yapmadan Filistinli sivilleri öldürüyor. Dinî liderler arasında tartışma, dinî fetva verenlerin bir bölümünün Arap medyasında, 2001 Aralık’ında 26 İsrailliyi öldüren intihar saldırısını kınayan Şeyh Tantavi’nin, Kardavi’nin sert eleştirilerine maruz kalması yönünde cereyan etti.

Kardavi, "El Ezher’in başı nasıl olur da saldırganlara karşı savaşan mücahitleri (İslamcı savaşçıları) suçlu ilan edebilir? Saldırganları nasıl olur da masum siviller olarak gösterir?.. Savaşan insanlar, bazı şeyhler için suçlu ya da terör eylemcisi nasıl olur?.. Bazı şeyhlerin, onları desteklemek, canlarını feda etmeye ve şehitliğe teşvik etmek yerine mücahitlere ihanet eden fetvalar yayınlaması karşısında şaşırdım." açıklaması yapmıştı. Kardavi, Mekke’nin baş imamı Şeyh Muhammed bin Abdullah es Sabil’i de ‘İsraillileri öldürmek mubah değildir’ fetvası nedeniyle eleştirmişti. El Cezire ile mülakatında, Kardavi ‘intihar eylemleri’ terimini reddetmiş ‘şehitlik operasyonları’ terimini kullanmış ve bunun intihar olmadığını söylemişti. Terörizm ile şehitliği birbirinden ayıran Kardavi şunları söylemişti: "Kendilerini havaya uçuran Filistinliler, yurtlarını savunmak isteyen kişilerdir. O, işgalci düşmana karşı saldırdığında, meşru bir hedefe saldırıyor demektir. Bu kişi, evini terk edip çatışma yaşamadığı, savaşmadığı bir hedefe saldırmaya giden birinden farklıdır." Cambridge Üniversitesi’nden Timothy Winter’in (Şeyh Abdül Hakim Murad), "Sapkın terörist şiddetin yön verdiği sivilleri hedef alan terörizm çok yeni bir şeydir… Dinî liderlik içinde yer etmeyen; ancak sokaklarda kitleler üzerinde özellikle gerilimin yüksek olduğu Gazze ve Bağdat harabeleri gibi yerlerde yoğun olan bu tür çok yeni ve ne yazık ki belli bir desteğe sahip ve dinî liderliğe muazzam ölçüde meydan okuyan eylemler" olarak nitelediği, "Fanatizmin Kifayetsizliği" kitabında ise tam tersini savunuyor.

Nokta burasıdır. İslam tıpkı diğer dinler gibi şiddetin meşru ve gayri meşru eylemleri arasında ayırım yapıyor. Aslında, Müslümanlar en az Amerikalılar kadar sivilleri hedef alan saldırıları kınıyor ve yanlış olduğunu düşünüyor. Son araştırmalar, Amerikalıların yüzde 46’sının, sivilleri hedef alan bombalama ve diğer saldırıların ‘asla meşru görülemeyeceğine’ inandığını, yüzde 24’ünün ise bazen ya da sıklıkla meşru görülebileceğini düşündüğünü ortaya koyuyor. Aynı yıl, Müslüman toplumların büyük bir bölümünde yapılan araştırmaya göre, Endonezya’da halkın yüzde 74’ünün terörist eylemlerin asla onaylanamayacağına inandığı ortaya çıkıyor. Pakistan’da ise bu oran yüzde 86, Bangladeş’te yüzde 81 ve İran’da yüzde 80 olarak gerçekleşti.

Ya dünyanın geri kalan bölümündeki Müslümanlar aşırıcılık ve terörizm konusunda ne düşünüyor? 40 Müslüman ülkede Gallup tarafından yapılan bir araştırmada, ‘İslam adına kim konuşuyor? Bir milyar Müslüman ne düşünüyor?’ başlıklı çalışma, her yerdeki Müslümanların aşırıcılık konusunda derinden endişelendiğini gösteriyor. Gallup, aynı zamanda, terörizme sempatinin din tarafından değil, politikalar tarafından yönlendirildiğini de ortaya koydu. Benzer eğilimler, intihar bombacıları üzerindeki diğer çalışmalarda da gözlemlendi.

İSLAM, ŞIDDET DINI DEĞILDIR…

Tarih boyunca, dinin onay verme, ondan ilham alma gücü göz önünde bulundurulduğunda, Kur’an tıpkı İncil gibi, direnişi ve özgürlük mücadelelerini meşru kılma, aşırıcılık ve terörizm, kutsal ve kutsal olmayan savaşlar noktasında yanlış yorumlandı. Kur’an ve İncil savaşma ve savaş konusunda ayetler içerir. Her ikisinin de peygamberleri (Musa, İsa, Davut, Süleyman ve Hz. Muhammed) aynı zamanda savaşçılardı; ancak kitaplardaki emirler, şiddetin kapsamını yansıtır. Kur’an, savaşa girmeyle ilgili kılavuzluk yapar: Kiminle savaşılıp kimin muaf tutulacağı konusunda, düşmanlıkların ne zaman duracağı ve tutuklulara nasıl muamele yapılması gerektiği hususlarında. En önemlisi, savaş ve şiddete, saldırganlığa cevabın orantılı olması gerektiği yönündeki ayetlerdir: (Bakara, 2/194) "O halde, azgınlık edip size saldırana, size saldırdığı şekilde ve ölçüde saldırın." İslam hukukuna göre, bir savaşın ahlaki olarak meşru olabilmesi için savunma inancı içinde savaşılması gerekir, maddi kazanç, servet için değil; sivillerin yaşamlarına, özgürlüklerine ve mallarına saygı duyulmalı; kadın, çocuk, yaşlı, sakat kişilere zarar verilmemeli ve tutuklulara işkence yapılmamalı, ibadet yerlerine zarar verilmemeli ve dinî liderler öldürülmemeli.

 

 

 

(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Prof. Esposito, Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve İslam Çalışmaları Bölümü öğretim üyesi. Esposito, BM’de 2004 yılında Prof. Dr. Richard Falk, Seyyid Hüseyin Nasr ile birlikte yaptığı konuşmada, Batı medyasının Müslümanlara karşı önyargı oluşturduğuna dikkat çekmiş, "11 Eylül saldırısından sonra artış gösteren İslam karşıtlığı kolay kolay ortadan kaldırılamayacak." demişti.

 

 

 

 

Zaman

284 total views, 2 views today

Leave a Comment