İmparatorluk Biterken…

Image‘Amerikan Yüzyılı’ 60 yıl önce başladı. Fakat bu hegemonya Irak felaketiyle birlikte şimdiden bitmiş gibi görünüyor.

 

İmparatorluğun bitişinden sonra: Amerikan yüzyılının güneşi erken batıyor


Philip S Golub

‘Amerikan Yüzyılı’ 60 yıl önce başladı. Fakat ABD’li bazı yönetici elitlerini, ABD hegemonyasının şiddetli bir şekilde zayıfladığını fark etmeye zorlayan Irak felaketiyle birlikte şimdiden bitmiş gibi görünüyor. Ama hiç kimse, ABD’nin ilerde ne yapacağını hatta nasıl davranacağını biliyor gibi görünmüyor.

Irak istila ve işgalinin korkunç sonucu, Birleşik Devletler’in hâkim eliti arasında, 30 yıl önce yaşanan Vietnam yenilgisinin neden olduğundan daha derin bir krize neden oldu. İronik bir şekilde şu anki krize neden olan şey; Vietnam sendromundan kurtulmak, ABD’nin gücünü yeniden oluşturmak ve "zafer arzusu"nu canlandırmak için 1970’lerde beraber hareket eden aşırı ulusalcı ve neo-con koalisyonudur.

Muhtemelen, ABD gönüllü ordusunun alt sınıf sosyolojisi ve (ne kadar devam edebileceğini kimse bilmemesine rağmen) savaşın dışardan gelen finansal akışla sübvanse edilmesinden dolayı, Vietnam savaşı sırasında yapılan protestolar gibi sürekli olan yaygın kitle protestosu olmadı. Fakat bu savaş elitler düzeyinde ABD’yi 60 yıldır yöneten ulusal güvenlik kurumuna ayrılık tohumları ekti. Elit düşüncesindeki ve önemli devlet kurumlarındaki daha büyük bir eğilimi yansıtan istihbarat ajansları ve Dışişleri bakanlığı ile yeniden vukua gelen fikir ayrılıklarına ek olarak emekli olmuş önemli yetkililer 2006 yılında daha önce örneği yaşanmamış bir şekilde açıkça savaşın gidişini eleştirdiler. (1)

Elbette bütün eleştirmenler, Irak istilasını "ABD tarihinin en büyük stratejik hatası" (2) olduğunu yorulmadan tekrarlayan emekli General William Odom veya savaşı "tarihi bir yanlış" olarak ilan eden ve son zamanlarda başkanı suçlayıcı imalarda bulunan (3) Colin Powel’ın eski yardımcısı emekli albay Larry Wilkerson veya savaş ve işgali "tarihi, stratejik ve ahlaki bir felaket" (4) olarak adlandıran eski Ulusal Güvenlik Konseyi başkanı Zbigniew Brzezinski’nin eleştirileri kadar dobra dobra değil.

Devlet kurumlarının içinden gelen açık eleştirilerin çoğu, daha temel bir sorun olan işgalin kendisine odaklanmaktan çok savaşın gidişatına ve işgalin yanlış yönetilmesine odaklanıyorlar. Dahası anlaşmazlık kapsamlı ve derindir: Bakanlıklar "Irak’ı kaybetmekten" dolayı bir birini suçlayarak kusur pazarlıyorlar. (5) Kayıt dışı konuşmalarda eski önemli yetkililer karanlık kabalistleri (neo-con) suçlayarak ve Beyaz Saray için derin aşağılamalarını büyük bir kızgınlıkla ifade ediyorlar. Ulusal Güvenlik Konsey’inden eski önemli bir yetkili, başkan ve ekibini The Godfather filmindeki Corleone mafya ailesi ile kıyasladı. Önemli bir dışişleri uzmanı "beceriksiz, küstah ve ahlaksız klikten dolayı biz Ortadoğu ve Körfez’deki hegemonyamızı kaybetmek üzereyiz" dedi. Vietnam gazisi olan Cumhuriyetçi bir senatör de "Beyaz Saray orduyu bozdu ve ordunun haysiyetine zarar verdi" eklemesinde bulundu.


Güvercinler yok

Ne bu eleştirilerin, ne de diğer kurumsal eleştirilerin güvercinler tarafından yapıldığı düşünülebilir: artık politik bağları (çoğunlukla cumhuriyetçi) ve ya kişisel inançları her ne ise onlar ABD Gücü’nün koruyucuları, ulusal güvenlik devletinin yöneticileri ve soğuk savaş dönemi ve sonrasında üçüncü dünya ülkelerinde gerçekleştirilen gizli ve açık emperyal müdahalelerin bazen merkezi aktörleriydi—bazıları hala öyledir. Onlar bütün gerekçeleri kendinden menkul—ilk defa sosyolog C Wright Mills tarafından analiz edilen—ve görevi gücün üretimi ve yeniden üretimi olan bürokratik bir ulusal güvenlik makinesinin sistem yöneticileriydi—bazıları hala öyledir.

Bir sosyal grup olarak bu realistler, gücü kullanmaya yönelik duydukları isteklilik koşullarındaki eleştirilerinin amacından veya devlet amaçlarına ulaşmadaki açık tarihi merhametsizliklerinden ayrı düşünülemezler. Onların ayrılıklarının nedeni (bazen harekete geçirici unsurlar bunlar olsa da) ahlak, kanunlar ve değerler üzerinde çatışan anlayışlarla da ilgili değildir. Onların ayrılıklarının nedeni daha çok Irak’taki savaşın "ABD ordusuna zarar" vermesi (6), ulusal güvenlik devletini zayıflatması ve eğer onarılamaz düzeyde değilse tabi "Amerika’nın küresel meşruiyetini" (7) —onun dünyanın tercihlerini şekillendirme ve dünyaya nizamat verme yeteneğini—zayıflatması ilgili rasyonel gerçekliktir. Brzezinski’ninki gibi çok sofistike muhalif açıklamalar; güç zorlama yeteneğini kaybetmemelidir, eğer hegemonik meşruiyet bir kez kaybedilirse onu yeniden kurmak çok zordur anlayışını yansıtmaktadır.

Çöküş’ün işaretleri her yerde çok açıktır: son yıllarda ABD etkisinin en düşük seviyelerinde olduğu Latin Amerika’da, ABD’nin istemeden Kuzey Kore ile görüşmek zorunda kaldığı ve bölge güvenliğinde Çin’i olmazsa olmaz aktör olarak tanıdığı Doğu Asya’da, ABD’nin Polonya’da füze savunma sistemleri kurma planının Almanya ve diğer AB ülkeleri tarafından itirazla karşılandığı Avrupa’da ve ABD’nin artık destek bulmadan bir programı uygulamaya koyamadığı BM, Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşlarda bu işaretler açıkça görülebilmektedir.

Ulus üstü düşünce anketleri, ABD’nin çekiciliğinde daha temel bir erozyonun olduğunu gösterdiği kadar ABD dış politikasına yönelik sürekli ve nerdeyse küresel bir meydan okumanın olduğunu göstermektedir: dünya kamuoyunu dikkate almayan ve uluslararası hukuku hiçe sayan askeri bir canavarın görüntüleriyle Amerikan rüyası anlatısı çöküyor. Dünya kamuoyu belki savaşları durduramaz fakat bu yönde daha usta olma yoluna giriyor. Bu çöküşün bazı yönleri yeni liderlerle ve yeni, daha az saldırgan politikalarla onarılabilir. Fakat içerdeki amaç birliğinin bir daha nasıl sağlanacağını görmek çok zordur: Vietnam’dan sonra sarsılan ABD silahlı güçlerini yeniden dengeli bir şekilde kurmak ve gücün kullanımı ile ilgili elit, popüler bir konsensüs oluşturmak on yıllar almıştı. Irak tecrübesinden sonra ulusalcı unsurun dış maceraları desteklemesi için harekete geçirilmesi kolay olmayacaktır. Birileri dünya politikalarında statükoya geri dönüşü artık hayal edemez.

Irak’ın istila ve işgali söz konusu trendlerin oluşmasının tek nedeni değildir elbette. Savaş daha çok, büyük merkezkaç güçlerin yoğun olarak çalışmakta olduğu bir zamanda şu iki unsurun görünür olmasını sağladı: Washington Konsensüsü’nün erozyonu ve çöküşü ve başkan George Bush savaşa giderken özellikle Asya’da yeni çekim merkezlerinin aşamalı bir şekilde yükselişi. Şimdi, Asya’nın gelişmekte olan ülkelerine doğru ekonomi yönelirken ABD, bütün enerjisini tüketen bir tutukluk içindedir. Tarih akmaya devam ediyor ve dünya ABD’nin ellerinden yavaşça ama döndürülemez bir şekilde kayıyor.


Hegemon olarak davranmaya mahkûm olmak

ABD’nin hâkim elitleri için dünyanın ellerinden kayması derinden rahatsız edici bir şeydir. 20 yy.lın ortalarından itibaren ABD liderleri kendilerini, dünyaya önderlik etmeyi ve onu yönetmeyi kendilerine has olan tarihi bir sorumluluğa sahipmiş gibi düşündüler. 1940’lardan beri dünyanın zirvesinde oturarak, 19.yy Büyük Britanya’sında olduğu gibi, hegemon olarak davranmaya mahkûm olduklarını farz ettiler—uluslar arası düzeni kurma ve kurduğu düzeni devam ettirme istek ve araçlarına sahip olan baskın bir devlet: bu düzen, barış, açık ve büyüyen liberal bir dünya ekonomisiydi. Onların tarih okumalarına göre dünya savaşları döngüsünü ve 20. yy.lın ilk yarındaki durgunluk şartlarını ortaya çıkaran şey; İngiltere’nin böyle bir rolü sürdürmedeki beceriksizliği ve eş zamanlı olarak ABD’nin sorumluluk almadaki isteksizliğiydi.

Düzen, baskın bir merkez gerektirdiğinden, düzenin (veya kaostan kaçınmanın) sürdürülmesi hegemonya sürekliliği gerektirdiğinden bu ön kabulün tabi sonucu kısır döngüdür. Bu inanç sistemi, ABD’nin dünya kapitalist sisteminin esas devleti olarak ortaya çıktığı II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD dış politikasını payandalık görevi icra eden "hegemonik istikrar" olarak 1970’lerde ABD akademiyasında teorize edildi. 1940 gibi erken bir dönemde ABD’nin ekonomik ve politik elitleri güç dengesinde büyük bir devrimi öngördüler: ABD "İngiliz İmparatorluğu’nun ekonomik ve politik varlığının varisine, bölüşüm sonrasında kalanın sahibine ve alıcısına dönüşeceği—hükümdarlık asasının Birleşik Devletler’e geçiyor olduğu" öngörüsünde bulundular. (8)

1941’de Henry R Luce yaklaşmakta olan Amerikan Yüzyılı’nı ilan etti: "Dünyada baskın bir güç olarak Amerika’nın ilk yüzyılı" Amerikalıların "görevimizi, en güçlü ve hayati bir ulus olarak fırsatımızı ve uygun gördüğümüz etkiyi uygun gördüğümüz araçlarla dünyaya tam olarak hissettireceğimizi yürekten kabul etmeleri gerektiği" anlamına geliyordu. Luce, "İngiliz İmparatorluğu ile her türlü ortaklıkta Amerika, önemli ortak rolünü üstlenmelidir" eklemesinde bulunuyordu. (9) 1940’ların ortalarıyla birlikte Amerikan Yüzyılı’nın ana çerçevesi ortaya çıktı: ABD ekonomik üstünlüğü ve stratejik hâkimiyeti; kutuptan Cape bölgesine ve Atlantik’ten Pasifik’e kadar gezegenler benzeri bir askeri üsler ağı tarafından kuruldu.

Ulusal güvenlik devletinin inşasına başkanlık eden savaş sonrası ABD liderleri, William Appleman Williams’ın sözleriyle ifade edersek "muktedirlik hayalleri" (10) ile doluydular: ABD devasa ekonomik avantajlara sahipti, önemli bir teknolojik avantajı ve kısa bir süre içinde olsa atom bombası tekelini elinde tutuyordu. Fakat Kore çıkmazı (1953) ve Sovyetler Birliği’nin nükleer silah ve füze programı ABD’nin özgüveninde bir zedelenme oluşturdu, Vietnam’da yenildi ve savaşla birlikte gerçekleşen iç sosyal ayaklanmalar onun gücünün sınırlarını ortaya çıkardı. Henry Kissinger ve Richard Nixon’un "düşüş çağındaki realizm"i, geçen 20 yılın mutlak hegemonyasının sonsuza kadar sürmeyeceğinin gönülsüzce bir kabulüydü.

Fakat Vietnam ve Nixon dönemi daha paradoksal bir diğer yöndeki dönüm noktasıydı: onlar, yerel olarak muhafazakâr devrimleri başlattılar ve ulusal güvenlik devletini ve ABD’nin dünya gücünü onarmak ve yenilemek için 1980’lerin ortalarındaki çabaları birlikte gerçekleştirdiler. Sovyetler birliği birkaç yıl sonra çöktüğünde muktedirliğin yanlış hayalleri yeniden ortaya çıktı. Muhafazakâr muzafferler üstünlüğü hayal ediyorlardı ve uzun dönemli tek kutupluluğu elde etme arayışındaydılar. (11) Irak, İkinci Amerikan Yüzyılı’nı başlatmak için düzenlenmiş stratejik bir deneydi. Bu deney ve ABD dış politikası şimdi harabe haldedir.


İngiltere’nin uzun süren düşüşü

Tarihi benzeşmeler asla kusursuz olmazlar fakat İngiltere’nin imparatorluktan uzun süren kopuşu şu anımıza ışık tutabilir. 19. yy.lın sonlarında birkaç İngiliz lider, imparatorluk için bir son tahayyül etmeye başlayabilirlerdi. Ama kraliçe Victoria’nın tahtta bulunuşunun altmışıncı yıldönümü 1897’de kutlandığında İngiltere şekli olarak dünyanın çeyreğini içine alan 300 milyon nüfusa sahip—eğer koloniye yakın bir pozisyonda olan Çin’i de eklersek iki katına çıkar—okyanus ötesi imparatorluğa sahipti. Londra şehri, dünyanın her yerinden insanın olduğu gayri resmi bir ticaret ve finans merkeziydi. ABD ve Almanya’nın endüstriyel yarışçılıklarına karşın İngiliz elitlerinin önemli bir kısmının, kendilerine "evrenin tapusunun sonsuza kadar Allah tarafından hediye olarak verildiğine" inanmaları şaşırtıcı değildir.

Fakat Victoria’nın yıldönümü kutlamaları "İngilizlerin yönetim için uygun olduklarına duyulan katıksız bir inancın son parlak göstergesi"ne (12) dönüştü. İkinci Boer savaşı (1899–1902 yılları arasında İngiliz İmparatorluğu ve iki bağımsız Güney Afrika devleti arasında yapılan savaş) Hindistan’a giden rotaları korumak ve İngiliz zenginliğini, kanını çarçur eden ve tez canlı bir İngiliz halkı için düşmanın kullanmasını önleme adına tahripkârlığı ortaya çıkaran emperyal zincirdeki en zayıf halkayı güvene almak için yapıldı. "Güney Afrika Savaşı, Hint Ayaklanması’ndan bu yana, İngiliz emperyal gücünün en büyük sınavıydı, Napolyon yenilgisi ve Birinci Dünya Savaşı arasında, İngiltere’nin yaptığı en kapsamlı ve bedeli en ağır olan savaşlardan birine dönüştü."(13) 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı, Avrupalı katılımcılarını iflas ettirdi ve perişan etti. İngiliz döneminin uzun süren çöküşü başladı. Bununla birlikte imparatorluk, sadece o andaki krizlerden sağ kurtulmakla kalmadı aynı zamanda II. Dünya Savaşı üzerinden sallantılı bir şekilde varlığını 1956’da, Suez’de adi bir şekilde son buluşuna kadar devam ettirdi. Hala, kaybedilmiş ihtişam için bir nostalji varlığını koruyor. Tony Blair’in Mezopotamya maceralarının gösterdiği gibi emperyal duygu zayıfladı fakat tamamen bitmedi.

ABD’li hakim elit için dünyanın zirvesinde olmak 60 yıllık bir alışkanlıktır. Hegemonya bir yaşam tarzıdır; imparatorluk bir oluş ve bir ruh halidir. Bush yönetiminin kurumsal realist eleştirmenleri, güç temelinden başka bir temele geçebilecek, güç dengesi veya stratejik üstünlük temelinde olmayacak bir uluslar arası ilişkiler için alternatif konsept çerçevesine sahip değillerdir. Hâlihazırdaki kriz ve küresel çıkarların derin etkisi, gelecekte işbirliği ve karşılıklı bağımlılık için yeni muharrikler üretecektir. Sonuç olarak ABD politikası öngörülemeyecek gibi görünüyor: bütün kolonyalizm tecrübelerinin gösterdiği gibi de-emperyalizasyon uzun ve muhtemelen travmatik bir süreç olacak gibi görünüyor.

—————————————–

Notlar

(1) Bkz. "Emekli generaller Rumsfeld’e muhalif konuşuyor", The Wall Street Journal, New York, 14 Nisan 2006.

(2) Ronald Reagan yönetiminde Ulusal Güvenlik Ajansı başkanı olan Gen Odom’un, Associated Press’e yaptığı açıklama, 5 Ekim 2005.

(3) "Parçalanan Ordu", The Washington Post, 19 Ocak 2006’da sözü edilen

(4) Senato Diş İlişkiler Komitesi önünde tanıklık, 1 Şubat 2007.

(5) Eski CIA direktörü George Tenet, yeni çıkmış kitabı Fırtınanın Merkezinde, adlı kitabında Irak’taki stratejik başarısızlıklardan dolayı Beyaz Saray’ı suçluyor ve "Irak’ın yakın bir tehdit oluşturup oluşturmadığı ile ilgili ciddi bir tartışmanın" veya savaşa girmektense yaptırımları sertleştirip sertleştirmemeyle ilgili bir müzakerenin asla yapılmadığını iddia ediyor. Bu en azından 2003 ten bu yana CIA ve Beyaz Saray arasındaki tenakuzun sadece en son çatışmasıydı.

(6) Eski Dışişleri Bakanı Colin Powell, Face the Nation’da, CBC, 17 Aralık 2006.

(7) Zbigniew Brzezinski, bkz not 4.

(8) Yatırım Bankacılığı Birliği’nin yıllık kongresi önünde yapılan Ulusal Sanayi Konferansı başkanının konuşması, 10 Aralık 1940. James J Martin’in Revizyonist Bakış Açısı (Ralph Myles, Colorado Çeşmeleri, 1971) adlı eserinde sözü edilen konuşma.

(9) Henry R Luce, "Amerikan Yüzyılı", Life, 1941, Diplomatic History’de yeniden yayınlandı, cilt 23, sayı 2, Bahar 1999.

(10) William Appleman Williams, Amerikan Diplomasisinin Trajedisi(Delta Books, New York, 1962).

(11) See Philip S Golub, "Amerikanın emperyal özlemleri", Le Monde diplomatique, İngilizce bakısı, Temmuz 2001.

(12) Elisabeth Monroe’un, Ortadoğu’da İngiltere’nin Önemi, 1914–1956 (Chatto & Windus, Londra, 1963) adlı eserinde sözünü ettiği.

(13) C Saunders & IR Smith, "Güney Afrika, 1795–1901", The Oxford History of the British Empire, cilt III, New York, 2001.

 

 

HEYET Net- Dünya Bülteni

155 total views, 1 views today

Leave a Comment