İtibarlı Zâtları Karalama Şebekliği

 

M. Latif SALİHOĞLU

 

Toplumun hürmet ettiği itibarlı şahsiyetleri karalama çabası, bilhassa çağımızda müzminleşen tipik bir hastalık haline dönüştü.

Tâ yıllar önce, Hz. Mevlânâ’ya olmadık isnatlarda bulunan, o mübarek zâtı iftira çamurlarıyla karalayanlara rastladık.

Aynı şekilde, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine yönelik olarak da, şeytanın aklına gelmeyen çeşit çeşit itham ve iftiralar üretildi.

Kimin kasten, kiminin de marazî bir takıntı ile dahil olduğu bu karalama kampanyası, zaman zaman incelip kalınlaşarak günümüze kadar geldi. El’an devam ediyor. Ayrıca, kısa vâdede bitecek gibi de görünmüyor.

* * *

Bu hususla alâkalı olarak, pekçok okuyucumuzdan şikâyetler alıyoruz.

Son gelen şikâyetlere göre, aynı karalama kampanyasının içine yer yer Mehmet Akif, Ömer Nasuhi Bilmen, Süleyman Hilmi Tunahan gibi mübarek zâtlar da dahil ediliyor. Güya, bu şahsiyetlerin bir kısmı Sultan II. Abdulhamid ile iyi geçinmemişler veya Cumhuriyet idaresinde şöyle veya böyle hizmet etme rahatına kavuşmuşlar. Vesaire…

* * *

Öncelikle ifade edelim ki, Sultan Abdulhamid ile iyi geçinmeyen, o padişahla arası iyi olmayan herkese "fenâ" damgası vurulamaz, onlara hakaret edilemez.

Zira, Sultan Abdulhamid, şahsiyeti itibariyle takvalı ve şahsî hayatı itibariyle makbul bir padişah olmasına rağmen, 33 yıl müddetle başında bulunduğu ve tatbik ettiği siyaset, İslâmın ruhuna uygun bir "tarz–ı siyaset" değildir.

Yani, onun uyguladığı, ya da uygulamaya mecbur kaldığı yönetim tarzı, hürriyet ve meşrûtiyetten hayli uzak, aksine istibdat, totaliter ve mutlakıyet tarzıdır.

Daha sonra gelenlerin, diktatörlükte daha fena olmaları, yine de onun "hafif istibdat" siyasetinin mâsumiyetini göstermez.

İşte, mutlakıyet döneminde padişaha muhalif olanları taassubane bir yaklaşımla karalamak doğru olmadığı gibi, İslâmiyetle barışık olmayan Cumhuriyet hükümetleri zamanında dine hizmet etmiş olan şahsiyetleri karalamak da doğru değil.

Zira, hiç kimse dünyaya geliş ve gidiş tarihini tayin etmek durumunda değil.

Kaldı ki, Müslümanların birbirlerini tenkit etmek ve bazı kusurları olsa bile dine hizmet etmiş itibarlı şahsiyetleri çürütmeye çalışmak gibi bir vazifeleri, bir mükellefiyetleri yok. Üstelik, bu tür işler kimseye sevap da kazandırmıyor. Sadece zihinleri bulandırmaya ve fitneyi körüklemeye yarıyor. O kadar.

Bu cümleden olarak, bazı televizyon programlarında özellikle Bediüzzaman Said Nursî’yi hedef alan mâlûm karalama hastalığının yeniden nüksettiğini görüyoruz.

Bir sonraki yazıda, artık müseccel hale gelmiş o alçakça iftiralara da cevap vermek ümidiyle…

GÜNÜN TARİHİ 21 Kasım 1914

 

Basra’nın harap oluşu

Hayatî meselelerde geç kalmışlığın en acı ve acıklı bir ifadesidir "Bâ’de harabi’l–Basra", yani "Basra harap olduktan sonra…"

İşte bugün, ne yazık ki gerçek Basra’nın madden ve mânen harap oluşunun yıldönümüdür.

Basra, bundan 93 sene evvel bugün, yani 21 Kasım 1914’te İngilizler tarafından işgal edilerek Osmanlı idaresinden kopartıldı.

Ve Basra, o gün bugündür, bir türlü tam hür olamadı ve ecnebi işgalinden başını tamamiyle kurtaramadı.

 

Irak Cephesi

Bir oldu–bittiye kapılarak Birinci Dünya Savaşına giren Osmanlı Devletinin başını ağrıtan cephelerden biri de Irak Cephesiydi.

Koca Rus ordusunun yüklendiği Kafkas Cephesinde büyük sıkıntıların başgösterdiği aynı günlerde, İngiliz kuvvetleri de 1 Kasım’da Irak Cephesinden Basra’ya yüklendiler ve burayı 20 gün zarfında işgal ettiler.

Kànunî Sultan Süleyman zamanında Osmanlı idaresine girmiş olan Basra, yaklaşık dört asır (377 yıl) müddetince dış saldırılardan mahfuz kaldı.

 

Cepheye tahşidat

Basra’nın düşmesi, Osmanlı hükümetini sarstı.

Beliren tehlikenin bölgedeki diğer merkezlere de sıçramaması için, güvenlik tedbirleri arttırıldı. Irak Cephesiyle Sina (Filistin–Suriye) Cephesine büyük tahşidat yapıldı.

Bu sayede, Şam, Bağdat, Musul, Kerkük, Halep gibi büyük şehirlerin işgali 3–4 sene kadar geciktirilmiş oldu.

Basra dışındaki diğer merkezlerin elden çıkması, savaşın bitmesine yakın zamanlarda ancak mümkün olabildi.

İlk işgalden sonra 90 yıl müddetle istiklâliyetini kazanma çabasını sürdüren Basra, ne yazık ki 7 Nisan 2003’te yeni bir işgal hareketinin zalimane muamelesine mâruz kaldı.

Evet, güzel Basra, bugün de melûl ve mahzûn bir durumda olup, bir an evvel hürriyetine kavuşacağı günleri bekliyor.

 

 

 

Yeni Asya

148 total views, 1 views today

Leave a Comment