Her Arap Zirvesinin Ardında Bir Felaket Vardır

 

Her bir Arap Birliği zirvesinin öncesinde hızlı bir şekilde devam eden hazırlıkların yapıldığını görürüz ve duyarız. Daha sonra Arap liderleri de, bu zirvenin yapıldığı mekâna sanki vahşi aslanmış gibi akın ederek, coşkulu ifadeler ve demeçler verirler. Zirve öncesi Arap liderlerinin açıklamalarının ardından aklımıza; tüm sorunlarımızın çözüleceği, ulusal haklarımızın geri alınacağı, istikrarlı, yemyeşil bir hayat yaşayabileceğimiz ve tüm gençlerimizin yuva kurup erkek ve kız çocuk sahipleri olacağı geliyor. Ancak zirvenin bitiminden kısa bir zaman sonra, mürekkebi korumadan alınan kararlar, verilen beyanatlar; her şey buharlaşıyor ve bitiyor. Hatta bu tür Arap konferanslarında; yapılan konuşmalardaki Arap liderlerinin, birbirleri ile alay etme ve birbirlerini hor görmesi söz konusu oluyor. Bununla birlikte, bu noktadan sonra hayal kırıklığımızı sonlandırabilmek için, konferanslardaki bu tür sözlerin yalnızca kötülüklere karşı savaşmanın bir parçası olduğunu dikkate alırsak, çalışmaktan ve etkili olmaktan aciz yöneticilerimizin “cesareti”, susmaktan daha iyidir. Bu durum, bir gün vicdanların uyanacağını bekleyen bazılarının kalbinde, bir umuda yol açabilir. Çünkü Arap halkının uluslararası arenadaki yerine geri dönmesi ve kaybettiklerinden mümkün olduğu kadarını kurtarabilmesi için, kurulan sahte hayaller ve umutlarla gözler, yıllar önce düzenlenen bu zirvelerin bazılarına dikilmişti.
Öte yandan, Arap hükümdarları; halklarının öfkesinden korktukları için, 1956 yılının Kasım ayında Beyrut’ta düzenlenen Arap zirvesinde koyu milliyetçi bir tutum sergilediler. Bu zirvenin sonuç bildirgesinde, üçlü düşmanlara karşı; Mısır’ın Süveyş Kanalı üzerindeki egemenliğinin savunması ve Cezayir’in Fransız sömürgeciliğine karşı desteklenmesi kararı vardı. Haziran 1967 yılındaki Arap-İsrail gerginliğinin ardından Hartum’da yapılan Arap zirvesinde, İsrail’e karşı o meşhur; “ateşkese, müzakere yapmaya ve Siyonist’in varlığını tanımaya hayır” kararı çıktı. Ayrıca 1978 yılında Bağdat’ta, acil bir Arap Birliği zirvesi düzenlendi. Zirvede: Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın, İsrail’in işgali altındaki Kudüs’ü ziyareti, Arap milletine ve milliyetçiliğine ihanet olarak kabul edildi ve zirvede Mısır, Arap Birliği üyeliğinden atıldı. Ardından Arap Birliği’nin merkezi de Kahire’den Tunus’a taşındı. Akabinde, İsrail’in varlığına karşı dayanıklı bir cephe kuruldu. Bununla beraber Arap Birliği, 1990 yılında Bağdat’ta düzenlediği zirvede, Kuzey ile Güney Yemen’in her başkanları Ali Abdullah Salih’in ve Ali Salim El-Beyath’ın katılımıyla, Yemen’in birliği ilan edilmişti. 
Fakat asıl felaket Arap yöneticilerinin, attıkları çarpıcı sloganlarla, zararlı ve acı verici kararlarının üzerindeki çamuru örterek, düzenlenen bu zirveleri istismar etmesiydi. Böylece bu kararlar sonucunda Arap yöneticileri, Arap ulusuna karşı düşmanların komplo ve planlarına hizmet etmiş oldu ve bu durum kısa bir süre önce Irak’taki askeri işgal olayında yaşandığı gibi, Arap yöneticilerin bir bütün olarak değişik yöntemlerle siyasi, ekonomi vesaire alanlarda kendi halklarına karşı yabancı hegemonyasının kurulmasına yol açmasını sağladı. Ayrıca, Arap zirveleri; Arap Birliği kuruluşunun sonucunda yapılmaktadır. Çünkü bu birliğin ortaya çıkması Arapların hayal gücü değildir. Çoğu Batılı ve Arap kaynaklara göre, Arap Birliği’nin ortaya çıkış fikri İngiltere Dışişleri Bakanı Antony Eden’in tavsiyesinden esinlenerek oluşturulmuştur. Antonyo Eden, 29 Mayıs 1941 tarihinde yaptığı konuşmasında, "Arap dünyasının İkinci Dünya Savaşı'ndan beri büyük adımlar atması nedeniyle ve çoğu Arap düşünür, bu adımların öncelikli olarak birliğe dönüşmesini istiyor" demiştir. Ayrıca Eden, İngiltere'nin bu tür çabaların hedefine ulaşması için Arapları teşvik ettiğini söyleyerek, İngiliz hükümetinin, bu yönde yapılan herhangi bir planın genel kabul görmesi durumunda tam destek vereceğini ifade etti. Eden'in arzusu doğrultusunda Arap Birliği yaklaşık iki yıl sonra kuruldu ve 1946 yılında da Mısır'ın Enşas kentinde ilk Arap zirvesi konferansını düzenledi. Dolayısıyla burada Arap Birliği’nin bir toplama şeklinde ortaya çıktığını ifade ederek, aktif rolünü hor görmemek ve onu ölü bir ceset olarak nitelendirmemekle birlikte, başkalarının da iyi niyetli düşüncesiyle tarif etmemek gerekir.   
Bu noktadan hareketle Mart ayı sonunda Arap zirvesine birçok engel olmasına rağmen Bağdat'ta düzenlenmesi için ısrar edilmesini yorumlamak mümkündür. Zirveye engel olabilecek sebeplerden söz ederken, burada sadece Irak'taki güvenlik sorununu ve istikrarın olmamasını kastetmiyoruz. Aynı zamanda Irak kendi başına Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın uluslararası güvenlikle ilgili 7. bölümünün altında işgal edilmiş bir ülkedir. Aslında bu durum Arap Birliği’ni, Irak'ta işgalin yerleştirilmesi için değil, sonlandırılması için çalışmaya mecbur kılmaktadır. Çünkü daha önce de Arap Birliği, yabancı güçlerle çalışarak, onların askerlerine Suudi Arabistan topraklarını kullanma izni vermişti. Böylece Irak Ordusu’nu, Kuveyt Emirliği’nden çekilmeye zorlamıştı. Öte yandan birkaç gün önce, Arap Birliği Genel Sekreter yardımcısı Ahmet Bin Hali Bağdat ziyareti sırasında, önümüzdeki Mart ayında “Kardeş Irak ile Dayanışma” sloganı altında Arap Birliği’nin normal zirvesini Bağdat’ta düzenleyeceklerini büyük bir coşkuyla ilan etti. Daha önce aynı amaçtan dolayı Irak’ı ziyaret eden Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El-Arabi yaptığı açıklamada, attığı adımların ve gösterdiği çabaların Bağdat’taki Arap zirvesinin başarılı olması için önemli katkısının olacağını vurgulamıştı.
Ey siyasi döneklik gösteren Arap liderleri, siz tâ düne kadar devrilen eski Irak Başkanı Saddam Hüseyin döneminde, Irak’ın kitle imha silahı barındırdığı bahanesiyle, açık bir düşman olduğunu ve her türlü cezayı hak ettiğini söylerdiniz ve hatta Irak’a uygulanan ambargoya destek vererek, iki milyon Iraklının öldürülmesine neden oldunuz. Ancak bugün işgal altında olan Irak, Arap liderleri için aziz ve en yakın kardeş ülke oldu. Ayrıca Arap liderleri, Irak’taki işgal hükümetinin tanınmayı hak ettiğine inanarak, karşılıklı olarak Bağdat’a elçilikler gönderdiler, güvenlik güçlerini eğittiler ve ona uzmanlar vs. sundular. Şunu da belirtmekte fayda vardır; Irak’a 13 yıl uygulanan ambargo süresince hiçbir siyasi döneklik gösteren Arap lideri Irak’ı ziyaret etmedi. Hatta Arap Birliği’nin genel sekreterliğini yapan, ister eski Sekreter İsmet Abdülmecit olsun veya sonrasındaki Amr Musa olsun Irak’ı ziyaret etmezken, son Arap Birliği Genel Sekreteri El-Arabi, işgal altındaki Irak’ı birkaç kez ziyaret etti. El-Arabi ise ziyaretinde sadece Irak’taki işgalci gücü desteklemek amacıyla, işgal gücüne karşı olan parti ve tarafları siyasi sürece katılmaları için ikna etmeye çalıştı.
Bu çerçevede birçok Arap ülkesi, kendi amacından dolayı itiraz etmesine rağmen Arap zirvesinin Bağdat’ta düzenlenmesi üzerinde ısrar edilmesinin, Irak’ın rolüyle veya böylesi bir zirvenin yapılmasını hak etmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Arap Birliği, çoğu kez düzenlendiği zirvenin yerini çeşitli sebeplerden ötürü değiştirmişti. Fakat bu zirve doğrudan Irak’ta yeni bir çıkmaza giren Amerikan güçleriyle ilgilidir. Çünkü kahraman Irak direnişinin düzenlediği saldırılarda Amerikan güçlerini büyük insani ve maddi kayba uğratmıştı. Bu da Başkan Barack Obama’nın, Irak’tan tüm işgal güçlerini geri çekme kararına neden olmuştu. Bu durum Amerika’nın, Irak direniş gücünün karşısında tek başına duramayan Irak hükümetini ve ona bağlı güvenlik güçlerindeki silahlı milisleri kuvvetlendirmesini zorunlu kılmıştır. Bu sebeple Amerika, Irak hükümetine sağladığı her türlü imkânların başarıya ulaşması için, Arap hükümetlerinin de ellerindeki olanaklarla desteğini kazanmıştı. Aslında yaşanan olaylar bize şunu gösterdi; işgalci Amerika, ne zaman Irak’ta bir çıkmaza girerse, Arap yöneticilerinin de işgal altında kurulan işbirlikçi Irak hükümetine destek vermesi için etkileri artırılmıştır. Bu olay birden fazla dönemde de yaşanmıştır.
Diğer yandan 2005 yılında askeri sahalarda görev yapan Amerikalı yetkililer ve savunma bakanlığında görevlilerin raporuna göre, Irak’ta yenilgiye uğrayan Bush, Irak’taki direniş gücünün askeri olarak bitmesine imkân olmadığını anlayınca, Irak’taki direnişçileri siyasi yöntemlerle bitirmek için siyasi döneklik gösteren Arap yöneticilerin desteğine yönelmişti. Böylece, Irak’taki işgal karşıtı olan parti ve siyasi tarafları, hükümetteki işbirlikçi partililerle uzlaşmaları ve siyasi sürece katılmaları için siyasi açıdan zorladılar. Bu sayede Irak direnişi ile halkın arasının açılması sağlanarak izole edilmesi ve askeri ruhunun da bitirilmesi hedeflenmekteydi. Bu yüzden birkaç gün geçmeden Arap liderleri, üç bölümden oluşan çok kötü bir senaryo ile duruma müdahale ettiler. Bu senaryonun birinci bölümünde Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud El-Faysal rol aldı. Üçüncü bölümünün Kahire’de sonlanması amacıyla, ikinci bölümünde de Arap Birliği’nin Genel Sekreteri Amr Musa oynadı. Birinci bölümde oynayan Faysal, İran tehlikesinden dolayı Irak’ın Araplığı elden gittiği için ağladı. Fakat Faysal, Irak’ın sadece Araplığı değil, tamamının tehlike altında olduğunu ve bunun da ana faili Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi olduğunu unuttu. Çünkü eğer Amerikan işgali olmasaydı, İran veya bir başkası Irak topraklarının bir karışını ne elinde tutabilirdi, ne de ülke içinde nüfuzunu genişletebilirdi.
Bu çerçevede yazılan senaryonun ikinci bölümünü kendi üzerine alan Amr Musa, Fayfal’ın başlattığını tamamlamaya başladı. Musa, Irak’taki direnişin askeri gücünü bitirme amacıyla Bağdat’ı ziyaret etti. Orada bazı direniş liderleriyle görüşerek, devrik lider Hüsnü Mübarek’in de katılımı ile Arap Birliği’nin Kahire’deki binasında düzenlenecek olan uzlaşı konferansına katılmaları için ikna etme çabasında bulundu. Ancak bu girişimler başarısız olduktan sonra, direnişçileri ikna etme görevi Riyad’da düzenlenen Arap Birliği zirvesine havale edildi. Bu kez Irak ile ilgili çalışmanın başarılı olması için Suudi Arabistan Kralı Abdullah, kamuoyunu kandıran bir tiyatro oyunu sergiledi. Kral işgal edilen Irak’ın, tehlike altında olduğunu ilan ederek, Arap camiasının üzerine düşen görevin, Irak’taki işgali sonlandırmak ve işgal güçlerinin belirlenen takvimde Irak’tan çekilmesi için çözüm arayışları içerisine girmesi olduğunu açıkladı. Kral’ın bu açıklamasına “kör göze sürme sürüldü” denilebilir. Çünkü Kral Abdullah ve siyasi döneklik gösteren Arap yöneticileri, işgalcilerin Irak’tan, bir kerede veya belirlenen takvim içerisinde gitmelerini istemek yerine, Irak yönetimi içindeki ve dışındaki siyasi tarafları kendi aralarında uzlaşmaları için Riyad’da toplantı yapmaya davet etti. Bunun da amacı Irak’ta yeniden siyasi görevlerde eşit dağılım yapılması yöntemiyle Bush’un, Irak’taki siyasi süreçte başarılı olmasını sağlamaktı. Eğer işbirlikçiler kendi çıkarları için işgalde başkaları ile siyasi görev paylaşımını reddetmeselerdi, tarafların uzlaşma projesi başarılı olurdu ve Iraklılar arasında karışıklılık oluştururdu. Bu durum da Iraklı direniş güçlerinin, Irak’ın kurtarılması için verdikleri mücadele yoluna engel olabilirdi.
Öte yandan Amerika’nın, Irak’ta yenilgiye uğraması ihtimali oluşmasından dolayı, 2006 yılında ABD eski Başkanı Bush’un yardımcısı Dick Cheney, Mısır’a ve Suudi Arabistan’a ziyarette bulundu. Bu ziyaretin temel hedefi Arap ve Müslüman güçlerini Irak’a göndermekti. İşte bu amaçla Irak’ta Arap Birliği zirvesi düzenlenmektedir. Dolayısıyla bizim Iraklılar olarak Arap yöneticilerine, Irak devletinin kafasının kesilmesinde, yıkılmasında, ordusunun ve güvenlik kurumlarının dağılmasında yardımcı olduklarını söylemeye hakkımız vardır. Ayrıca Arap yöneticilerinin, Irak’ın bölünme tehlikelerine, ulusal birliğinin bozulmasına, Arap kimliğinden çıkarılmasına ve işgal edilmesine seyirci kaldıklarını da söyleyebiliriz. Bununla da yetinmeyen Arap liderler, işgali tanıyarak ona meşruiyet kazandırdılar.
Bu Irak, Arap dünyası boyunca Arap meselesi uğruna savaştı ve elinden geldiği kadar her şeyde yardım etti. Bu yüzden siz Arap yöneticileri, Irak’ın yaptıklarına daha iyi karşılık göstermek için, Irak’ın kurtuluşu uğruna direniş gücüne destek verebilirdiniz veya en azından tarafsız kalarak, ona kötü yöntemler uygulamayabilirdiniz. Bu bağlamda, apaçık olan ihanetin karşısında bizim Arap yöneticilerine, Irak ve Iraklılar hakkında başka bir suç işlememeleri için uyarmak dışında bir seçeneğimiz yoktur. Ayrıca duyduğumuza göre, ulusal Irak direnişçileri, Irak’taki işgal hükümetine herhangi bir rejim yardım ve destek verirse, cezalandırmaya karar vermiştir. Bu kahraman direnişçiler; en büyük askeri güce sahip Amerika’nın burnunu tozlar içerisinde yuvarladı. Ve onu er ya da geç yenilgi yoluna kaymayı başarabildi-ki bunu da yapamaya güçleri var zaten. 
 
 
Arapçası için lütfen tıklayın
Bu makale HEYET Net Türkçe sitesi için özel çevrilmiştir. © 2012

172 total views, 1 views today

Leave a Comment