

| Lübnan'da Neler Oluyor? |
|
|
| Salı, 20 Mayıs 2008 04:03 | |||
Lübnan Cemaati İslami- Basın ve Enformasyon Birimi’nin yayınladığı Lübnan Raporu’nun metni şöyledir:
TARİHİ ARKAPLAN 1- CUMHURBAŞKANLIĞI MESELESİ Emin Lahud’un Lübnan Cumhurbaşkanı seçilmesi 23 Eylül 2004 tarihinde sona erdi. Ancak o zamanki bakanlar kurulu Suriye etkisinde olduğundan Lahud’un görev süresi Suriye rejimine bağlılıklarıyla tanınan grupların muhalefetine rağmen üç yıl daha uzatıldı. Bunların başında o zaman hükümet başkanı olan Refik Hariri gelmekteydi. Hariri uzatma kararıyla ilgili olarak açıkça şunları söylemişti: “Bu kararı imzalayacağıma parmaklarımı kırarım!” Ancak Suriye’nin duruşu net bir şekilde anlaşılınca da Hariri : “Lübnan’da Suriye’nin kararının inkisara uğramasını istemiyorum.” Böylece Cumhurbaşkanının görev süresi 23 Eylül 2007 tarihine kadar uzatılmış oldu. 2- REFİK HARİRİNİN ÖLDÜRÜLMESİ Uzatma kararından sadece dört ay sonra 14 Şubat 2005, Pazartesi günü Refik Hariri bir suikast sonucu öldürüldü. Cinayetin hemen akabinde parmaklar gayr-i ihtiyari bir şekilde Suriye’yi işaret etti, Esed itham edildi; çünkü Lübnan’da o zamana kadar Suriye’nin etkisi altındaki çevre, etkinliği ve çalışma alanları gayet iyi biliniyordu. Olayın azmettiricileri, failleri ve en azından arkasındaki güçlerin de dışında böylesine bir cinayetin işlenmesi için çok büyük bir şebekenin varlığına ihtiyaç duyulduğu ortadaydı. Cinayetin ardından Lübnan Hükümeti faillerin bulunması için uluslararası soruşturma açılması talebinde bulundu. Sonrasında da Suriye’nin itirazlarına rağmen yargılama için uluslararası mahkeme kurulmasını istedi. Zira Suriye, böylesi bir mahkemenin kurulmasının sonucunda olayın arkasında kendi rejiminin bulunduğu ithamıyla karşılaşacağından korkmaktaydı. Bu talepler neticesinde Hizbullah ve Emel Hareketleri kararın kendi onayları olmaksızın alındığı gerekçesiyle Lübnan Hükümetinden çekildi. Siyonist düşmanın 2006 Temmuz ayındaki saldırıları üzerine Lübnan halkı direnişin etrafında halkalanarak tek vücut oldu. Hükümet ve direniş arasında tam bir birliktelik sağlandı. Ancak düşmanın geri çekilmesinden sonra iç anlaşmazlık yeniden gün yüzüne çıktı. Bu gruplara ait basın-yayın organlarında ve politik arenada hükümet ile meclisin ekser çoğunluğu suçlanarak Siyonist düşmanla işbirliği yaptıkları ve Amerikan projelerine hizmet ettikleri yönünde şiddetli saldırılara maruz kaldılar. Oysa hükümet sadece direnişin onay verdiği bir şekilde davranmaktaydı. Bunun yanı sıra bir ateşkes antlaşmasının imzalanması ve Güney Lübnan’a uluslararası güçlerin konuşlandırılması kararları da Hizbullah ve Emel Hareketlerinin onayları neticesinde alınmıştı. Bu sebeple Nebih Berri ve Fuad Sinyora ortak bir basın açıklaması düzenlemişti. 3- SİYASİ ARENADAKİ ANLAŞMAZLIKLAR İki parti arasında siyasi alanda ve medya alanında tansiyon yükselmeye başladı: A - Mecliste çoğunluğu oluşturan temelde el Müstakbel Hareketi olmak üzere beraberinde Velid Canbolat ve Semir Caca’nın da bulunduğu birçok muhtelif siyasi güç ve muhtelif liderler. B - Temelde Hizbullah ve Emel Hareketinin olduğu muhalefet cephesi: Bu oluşum içinde Özgür Vatan Hareketi lideri General Mişel Avn da yer alıyor. Kendisi, Paris’teyken direnişin silahsızlandırılması talebinde bulunanların başında olup Suriye’nin Lübnan’dan çıkartılması ve cezalandırılmasını istemişti. Ancak şimdi şahsi çıkarları için hükümeti düşürmek istiyor. İçinde yer aldığı muhalefete müttefik olmanın cumhurbaşkanlığına ulaşması için kendisine hizmet edeceğini görüyor. Ayrıca bu ittifakla Taif Anlaşması çerçevesinde yetkileri Bakanlar Kuruluna devredilen bazı cumhurbaşkanlığı yetkilerini de geri almayı ümit ediyor. General Mişel Avn muhalefet cephesine bazı marjinal Sünni grupların ileri gelenleriyle birlikte katıldı. Muhalefet cenahı mecliste çoğunluğu oluşturan ve Refik Haririnin öldürülmesiyle büyük sempati toplayan Müstakbel Hareketi karşısında büyük bir şekilde evhama kapıldı. Öte yandan Suriye’nin Lübnan’da karar verici konumunda bulunduğu zaman diliminde emniyet güçlerine karşı da halkta zaten çok büyük bir öfke vardı. 4- SİYASİ AYRILIKLARIN SEBEPLERİ Lübnan’da bu iki grup arasındaki siyasi ayrılık; muhalefetin istekleri ve deklare ettikleri hedefleri üzerinde gelişti. Bu ayrılık ise temelde iki esasa dayanıyor: İlk Olarak: Direnişin silahsızlandırılması iddiası. Bu noktada hükümeti suçlayan Hizbullah şunları söylüyor: “Hükümet büyük ölçüde Siyonist-Amerikan projeleri noktasında işbirliği yapıyor. Direnişin silahsızlandırılması için uluslararası kararın uygulanmasına çalışıyor, partilerin güçlerini zayıflatıyor, cumhurbaşkanlığı seçimlerini iptal ediyor ve Lübnan Meclisini iğfal ediyor…” Tüm bu iddialarına delil olarak da hükümetin anayasal olmadığını ve temsil yeteneği bulunmadığını ileri sürüyor. Bu ise kabul edilmesi mümkün olmayan bir husus; zira eğer hükümet anayasal değilse bile meclisin hükümeti tek başına ilga etme hakkı ve yetkisi yok. Ancak meclis başkanı yetkileri hakem kararıyla kullanabilir, açık bir şekilde meclisin salahiyetlerini aşabilir. İkinci olarak; tıpkı eskiden olduğu gibi başkanlığın yetkilerinin geri iadesi için Taif Anlaşmasının yeniden değiştirilmesi talebi. Tabi bu talepten anlaşılan şudur: Bu salahiyetler devlet başkanını devletteki ilk karar merci kılacakken aynı zamanda kimseye karşı da sorumlu tutmayacaktır. İşte sözü edilen bu problemli mesele 1975 ila 1990 yılları arasında yaşanan iç savaşın gerekçesini teşkil etmekteydi. Muhalefetteki General Mişel Avn ile beraberinde Suriye yanlısı Hıristiyan Süleyman Feranciyeh bu bağlamda Taif Anlaşmasının değiştirilmesi talebinde bulundular. LÜBNAN’DAKİ TÜM ANLAŞMAZLIKLAR HIZLA YA ETNİK YA MEZHEBİ TEMEL ÜZERİNDE YÜKSELİYOR Nüfus yoğunluğunun doğal karakteri, mezheplerin nicelikleri esasına dayalı bir politik sistemin yapısı nedeniyle Lübnan’daki idari, ekonomik, spor veya teknik hangi alanda olursa olsun yaşanacak bir gelişme hızla bir etnik ve mezhebi temel üzerinde yükselmektedir. İlk etapta yaşanan siyasi anlaşmazlıklar meselesi de esas olarak Lübnan’ın hüviyeti ve karakteri noktasında düğümlenmektedir. Bu, sadece politikada değil siyasi düzende, Siyonist düşmana karşı herhangi bir anlaşmazlıkta da kendini göstermektedir. Ne yazık ki şu an siyasi alanda yaşanan mezhep anlaşmazlığı meselenin özüne muhalif bir şekilde gelişmiş olup direnişe zarar vermektedir. Çünkü Hizbullah Hareketi meşrulaştırıldığı görülen belirli eylemleri olmasına rağmen hükümete ve parlamento çoğunluğuna karşı sert bir şekilde karşı konumlanmaya geçti. Hareket, Lübnan Hükümetini ve büyük çoğunluğu İsrail ve Amerikan uşaklığıyla suçladı. Ehli Sünnet Müslümanlarının çoğunu ileri sürdüğü bu tez konusunda ikna edemedi. Aksine insanlar aslı astarı olmayan birçok suçlamanın yapıldığını hissetti. Hizbullah, sahip olduğu bu ideolojik altyapısını siyasi arenada da ileri sürerek etkinlik alanını genişletmeye çalıştı. Bu durum da kamuoyunda hakim olan direnişe verilen desteğin büyük kısmının kaybolmasına neden oldu. Çünkü Lübnan halkı çıkan anlaşmazlıkta direnişin Beyrut’un kendi sakinlerine karşı müdahil olduğunu gördü. Daha da kötüsü bunların içinde Ehli Sünnet kesimi hedef alındı. Tüm bu gelişmeler direnişin, silahı sadece düşmana karşı kullanacağı, Lübnan içinde kullanmayacağı ile ilgili iddiaları noktasında insanların tereddüde düşmesine vesile oldu. Oysa istenilen hedeflerin gerçekleştirilmesi başka yollarla da mümkün olabilirdi. Tıpkı direnişin bir parçası olmayan muhalif partilerin katılımında olduğu gibi…Bunlar silahlarını siyasi muarızlarına karşı direniş çatısı altında kullandılar, ardından mücadele diğer bir siyaseti doğurdu. Direniş yerel siyasal talepleri noktasında Sünni kesimin desteğini almada zayıf kaldı; ancak buna rağmen Sünni camia daima direnişin bir öncüsü ve bir parçası oldu. Siyonist düşmana karşı direnişin diğer bir yüzü oldular. Şimdi yaşananlar ışığında olaylara bakıldığında ne yazık ki direnişin Siyonist düşmana karşı yapılacak bir mücadeleyi dahi kaybedebileceğinden korkmaktayız. İşte tam da yaşadığımız bu durum düşmanın sürekli bir şekilde yapmak istediği ve başaramadığı bir husustu. Ancak Beyrut sokaklarındaki silahlı direnişin mevcudiyeti bu istenilen hedefin gerçekliğe ulaşmasını sağladı. YAŞANAN SON OLAYLAR: Hükümet çatışmaların patlak vermesine sebep olan iki teklif sundu. Bunlardan ilki: Beyrut Havalimanı güvenlik hizmetleri şefi olan General Vefik Şukeyr’i görevinden alarak asıl yeri olan ordudaki komutanlık birimine geri gönderdi. Bu karar 17 numaralı uçak pistinin bulunduğu alanda uçakların izlendiği bir casus kameranın keşfedilmesinin akabinde alındı. Normalde 17 numaralı alan özel uçakları kabul etmekteydi. İleri sürülen suçlama bu olayın rapor edilmemesi ve olayda ihmalkarlık gösterilmesiydi. Oysa General Vefik bu göreve on yıldan daha uzun süredir atanmıştı. Kendisi, içlerinde 14 Mart hareketi liderleri de dahil olmak üzere tüm Lübnan liderleriyle gayet iyi anlaşmaktaydı. İkinci olarak: Direnişe ait özel telefon şebekesi ağının gayri meşru olarak düşünülmesiydi. Bu şebeke çerçevesinde çalışan her yapı suça müşterek olma muamelesine tabi tutuldu. Normalde alanda bu ağ şebekesinin sahip olduğu kablolar yüz bin telefon hattını aşarken, direnişin ihtiyaç duyduğu şebeke sayısı bu kadar rakama ulaşmıyor. Bu şu anlama geliyor: hükümet aslında bu telefon şebekesinin varlığına karşı değil. Ancak karşı çıktığı mesele şebekenin gereğinden fazla yayılmaya tabi tutulması. Buna rağmen hükümetin aldığı karar temelde meşru bir çerçevede alınmış bir karar. Alınan bu iki kararın da makul olmayan bir yönü yok. Ancak şüpheleri artıran husus kararların alınmasındaki arka plana yönelikti; çünkü alınacak bu karar ve direnişin vereceği muhtemel cevap zaten tahmin edilmekteydi. Buna rağmen hükümetin imzaladığı iki kararın uygulanması noktasında hükümet için, direniş için ve Lübnan için bir tuzak vardı. HİZBULLAH’IN TEPKİSİ Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah televizyona çıkarak şiddetli bir üslupla hükümete, aldığı bu iki karardan da dönmesi talebinde bulundu. Ancak yeni bir süreç çoktan başlamıştı. Partisi verilen mesajı almıştı ve beklemedi de. Çağrının ardından direk Beyrut’u işgal etmeye başladı. Hizbullah’ın direniş savaşçıları ve beraberinde Emel Hareketi savaşçıları ve bazı Suriye Milliyetçi Partisi mensupları, belki diğer bazı kesimler de dahil olmak üzere hepsi tacizlere yöneldi ve hadlerini aştı. Bazı gençler tutuklandı ve tasfiye edilmeye başlandı. Birçok işyeri, dükkan ve ev yakılarak tahrip edildi. Oysa hedef alınan yerlerin hiçbiri direniş örgütü değillerdi. Bu silahlı gruplar el Müstakbel hareketinin merkezlerini de hedef aldı. Ancak hareketin lideri Saad Hariri çatışmadan kaçınmaları için mensuplarına emir verdi ve parti ofislerini orduya teslim etti. Buna rağmen saldırılar devam etti. Bunların içinde en ciddi ve tehlikeli olanı Lübnan Cumhuriyeti Müftüsünün evine yapılan saldırıydı. Cemaati İslami’ye bağlı merkezler de dahil olmak üzere Darü’l Fetva Kurumu diğer hareketlerle irtibatlı bir şekilde Cemaati İslamiye bağlı bir grup genç tarafından korundu. Burası da korunması için orduya teslim edildi. Yine bu saldırıların içerisinde ciddi bir tecavüz olarak El Müstakbel Hareketine ait tüm basın-yayın ve medya kuruluşları hedef alındı ve bazıları yakıldı. Çatışmalar ve meydan okumalar ardından Lübnan’ın muhtelif bölgelerine yayıldı. Mezhepçi vahşet kendisini göstermeye başladı. Dahası gruplar arasındaki farklılıklar sokak ortasında çatışmalara dönüştü. Direniş uyguladığı bu yolla alınan iki kararı geçersiz kılmak veya hükümete karşı olan öfkesini savurmak istiyordu. Ancak sonunda yine bu da tuzağın bir parçası olarak sonlandı. Ve direnişin silahı Lübnan içinde Lübnan halkına karşı kullanıldı. Oysa defalarca Hizbullah’ın silahını düşman Siyoniste karşı kullanacağı tekrar edilmekteydi. Ve siyasi anlaşmazlık askeri anlaşmazlığa dönüştürüldü. Ve bazıları bir başkasının görüşüne tahammül etmeyeceklerini gösterdi. Dahası bu kesimler direniş bayrağını tuttukları müddetçe her şeyin ve herkesin kendilerine boyun eğmesini istediler. İşte yaşanan bu elim hadise gasıp Siyonist rejimin, kurulduğu 60. yılından bu yana direnişin içine düşmesini arzu ettiği bir tuzaktı. GELECEĞE BAKMAK Görünen o ki Hizbullah geri adım atmak istemiyor – şimdiye kadar da bu doğrultuda kuvvetli bir muhalefet sergiledi. Kuşattığı insanlardan -Lübnan ordusu hariç- silahlarını teslim etmelerini istedi. Eğer bunu reddederlerse askeri saldırı başlattı. İşte bu bahsedilenler Şuf bölgesinde, Beledat’ta ve diğer Sünni bölgelerinde yaşanan olayların bir parçasıydı. Aklı başındaki insanlar belki de geçtiğimiz günler ve geçirdiğimiz saatlerde yaşanan bu olayların akabinde içinde bulundukları bu tehditleri ve tehlikeleri idrak edebilirler. Bu hakikat ve Beyrut’un işgal edilmesi esnasında yaşananlar tüm bölgelerdeki Müslümanların öfkesini ve kızgınlığını celp etti. Kuzey Lübnan ve Bekaa bölgesinde intikam saldırıları yaşanmaya başladı. İnsanların birbirlerine hangi mezhebe ve inanca bağlı olduklarını sordukları mezhep bariyerleri yükselmeye başladı. Eğer bu tehlikeli duruma bir çözüm bulunamazsa top gerçekten beklendiğinden hızlı döneceğe benziyor. Çünkü Lübnan geçtiğimiz dönemde yaşanan acı savaştan daha feci ve daha kötüsüne şahitlik etmeye doğru gidiyor; zira sorun mezhepsel bir yöne dönüştürülen bir mesele. Yukarıda bahsedilenlerden daha da tehlikelisi İsrail’e karşı olan direnişin sona ermesidir. Ve bu direniş kendisini, sonlanması zaman alacak bir iç savaşla oyalayıp meşgul edecektir. ÇÖZÜM YOLLARI Bizler krizlerin çözümlerine yönelik ister Arap ister Uluslararası camia tarafından atılan adımların ve tüm teşebbüslerin başarısızlığa mahkum olduğuna inanmaktayız. Geçtiğimiz iki yıl ve daha fazla zaman zarfında devam ede gelen başarısızlıklar bunun açık bir delilidir. Hali hazırdaki muhtelif Arap toplulukları ümmetin ve Lübnan’ın problemlerine çözüm getirme noktasında aciz olduklarını göstermektedir. Buna karşın Amerika ve Batının Ortadoğuya yönelik tahripkar projeleri daha etkili olmaktadır. Bu projeler de fitne ateşini sürekli yakılı tutmayı ve söndürmemeyi hedeflemektedir. Lübnan’daki problemlerin çözümü en temelde Hizbullah’ın esaslı bir adım atmasıyla mümkün olacaktır. Hizbullah askeri operasyonları sonlandırmalı, özellikle meşru zeminlerde siyasi uzlaşma platformuna geri dönmelidir. Pratikte zaten hükümet tarafından alınan iki karar da iptal edildi. Bu iki kararın da resmi olarak iptal edildiği duyurulacak. Bugün herkes diyalogun yeniden başlamasını istiyor. İşte bu yol tüm Lübnan’ı ve bizzat direnişin kendisini kurtaracak çözüm yoludur. Bunun ertelenmesine, geciktirilmesine yönelik atılacak her adım fitneyi, ayrımcılığı, sıkıntıların ve karışıklıların genişlemesini daha da derinleştirecektir. Acaba askeri operasyondan önce bunu yapabilmek mümkün mü? Zira bizlere en acı veren hadise bu ümmetin bir gurur kaynağı olan ve bir parçası olduğumuz direnişin geleceği hadisesidir. Derdimiz direnişin geleceği noktasındadır. Bu münasebetle bizler İslam Birliğinin şiarımız olduğunu, Hizbullah içindeki kardeşlerimizle uzun zamandır bu çerçevede birlikte olduğumuzu söylüyoruz. Yaşanan bu şok edici hadisenin ardından görülüyor ki direniş Lübnan içinde mezhepçi veya siyasi projelere hizmet etmeye başladı. Hizbullah’ın halkımızın bir kesimiyle savaşa girmesi geniş toplum kesimlerinden özellikle Ehli Sünnet Kesiminden kendilerine yönelik güveni kaybettirdi. Belki sorunları askeri olarak çözebilirler; ancak sonrasında ne olacak? Sizler Beyrut sokaklarında İslam Ümmetini ve dininizi muhafaza ettiğinizi söyleyebilir misiniz? Derin yara İslam Birliğini tam kalbinden vuruyor. Direniş, sahip olduğu en önemli şiarına zarar veriyor. O da halkımızın güvenidir. Bu hastalık tedavi edilmelidir. Tek çözüm yolunun ve tek çarenin Hizbullah’ın bu çatışmadan, bu savaştan çıkması olduğunu görüyoruz. Sesimizi Lübnan’da aklı selim kardeşlerimize karşı yükseltiyoruz. Tüm İslam Alemine ve Arap Alemine sesleniyoruz. Tüm liderlere, sultanlara, krallara, alimlere, islami hareket önderlerine ve siyasi hareket liderlerine çağrıda bulunuyoruz ve şunu söylüyoruz: yaralarımızı sarmak için bizlere kol kanat geriniz. Kardeşler arasındaki anlaşmazlığı gidermek için çalışınız, bu ümmeti yeniden birleştiriniz. Savaşımız temelde Siyonist- Amerikan projelerine karşıdır. Lübnan’a sahip çıkınız. İslam birliğine, direnişe sahip çıkınız. Eğer tüm bu dediklerimiz başarısız olursa biliniz ki hüsrana uğrayan hepimiz olurken sadece İsrail muzaffer olarak meydanda kalacaktır. Lübnan Cemaati İslami Basın ve Enformasyon Birimi
|