

| Irak'ın İlacı Çekilme Değil, Diplomasi |
|
|
| Pazartesi, 09 Temmuz 2007 16:24 | |||
|
Henry A. Kissinger Irak'taki savaş bir tür dönüm noktasına doğru yol alıyor. Kamuoyunun savaşa dair memnuniyetsizliği aşikâr. Kongre, toptan olmasa bile Amerikan güçlerinin Irak'tan hızla çekilmesi için kesinlikle baskı yapacak. Siyasi çözüm talepleri muhtemelen artacak. Ancak alelacele bir çekilme felaketle sonuçlanır. Savaşa son vermediği gibi, bunu Lübnan, Ürdün veya Suudi Arabistan gibi diğer ülkelere de kaydırır. Iraklı gruplar arasındaki savaş daha da şiddetlenir. Amerika'nın kıfayetsizlik göstermesi radikal İslamcılığı cesaretlendirir, Endonezya ve Hindistan'dan Avrupa başkentlerinin banliyölerine kadar uzanan Bir dizi çelişkiyle karşı karşıyayız. İradesini tüm Irak'a yayacak yetiye sahip bir hükümet oluşturabilecek askeri bir zafere, Amerikan siyasal sürecinin kabul edebileceği bir zaman zarfında ulaşmak mümkün değil. Bunun yanında sahadaki durumdan yalıtılmış siyasi bir çözüm de akla uygun değil. Türkiye girerse ABD'yle çatışır Amerika ve dünyanın ihtiyaç duyduğu şey tek taraflı çekilme değil, yönetimin çatışmaya ilişkin kalıcı nitelikte siyasi bir son öngören bir vizyon sergilemesi. Çekilme siyasi çözümden kaynaklanmalı. Irak'ın hiçbir komşusu, hatta İran bile, ilgili diğer tüm tarafların muhalefeti karşısında duruma hâkim olabilecek bir konumda değil. Peki bu değerlendirmelerden hareket ederek kalıcı bir sonuca ulaşmak mümkün mü? Bu tür bir diplomasiyi olanaklı kılan nedense, Irak'taki mevcut krizin devamının tüm komşu ülkeler için sorunları artırması. Irak'taki savaş uzadıkça, ülkenin mezhepsel birimler halinde parçalanması o kadar olası hale geliyor. Bir Kürt devletinin kendi geniş Kürt nüfusu üzerinde radikalleştirici etkiler yaratabileceğini gerekçe gösteren Türkiye, defalarca böylesi bir parçalanmaya silahla direneceğini vurguladı. Fakat böylesi bir durum Türkiye'yi ABD'yle istenmeyen bir çatışmaya sürükleyeceği gibi Pandora'nın kutusunu diğer müdahaleler için de açar. Suudi Arabistan ve Ürdün, Irak'taki Şii hâkimiyetinden çok korkuyor, özellikle de Bağdat İran'ın uydusu haline gelme tehdidi yaratırken. Başta Kuveyt olmak üzere, Körfez'deki çeşitli şeyhlikler kendilerini daha da fazla tehdit altında hissediyor. Suriye'nin tavırları da çelişkili. Bilgece ve kararlı bir Amerikan diplomasisi İran'ın bile, krizin oluşturduğu risklerin, önündeki baştan çıkarıcı unsurlardan daha önemli olduğu sonucuna varmasını sağlayabilir. Elbette İranlı liderler rüzgârın arkalarından estiğini, Pers İmparatorluğu'nu yeniden canlandırmak veya Şii hâkimiyeti altında Sünni-Şii bölünmesine son verme yönündeki bin yıllık vizyonlarını gerçekleştirmek için uygun anın geldiğine inanıyor olabilir. Fakat diğer yandan hâlâ temkinli liderler varsa, bunlar ellerindeki avantajları bölgenin hâkimiyetine değin bir yarışta riske atmak yerine müzakare sırasında pazarlık unsuru gibi kullanmanın daha iyi olacağı neticesine varabilirler. Sonuçta hiçbir Amerikan başkanı İran'ın bölgedeki hâkimiyetini kabul etmez. Başta kendi Müslüman azınlığının radikalleşmesi korkusu olmak üzere, Rusya da Körfez'deki İran ve radikal İslam hâkimiyetine direnmek için kendine has sebepler bulacaktır. Nükleer silah programına ilişkin uluslararası ihtilafla birlikte değerlendirildiğinde, İran'ın meydan okuması kendi liderlerince bile aşırı riskli bulunabilir. İran bu çıkarsamalarda bulunursa iki şart yerine getirilmeli. Öncelikle ciddi bir diplomasi ABD'nin ricacı olacağı varsayımı üzerinde yükselemez. Amerika ve müttefikleri, hayati çıkarlarını koruyacaklarına dair kararlılık göstermeli. İkincisi, ABD İran'ın meşru güvenlik çıkarlarını gözeten diplomatik bir tavır sergilemeye ihtiyaç duyacak. Bahsettiğimiz gibi bir müzakare samimiyetle çok taraflı bir ortamda başlamalı. İran'la ABD arasındaki ikili görüşmeler tüm bölgedeki güvensizlikleri daha da azdırır. Güvenliklerini büyük ölçüde ABD'ye emanet eden Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan ve Kuveyt, İran-Amerika ortaklığının belirdiğine ikna olursa, Tahran'ın iltiması için başlayacak bir yarış tüm çözüm kararlılığının parçalanmasına yol açar. Çok taraflı bir çerçeve içindeyse, ABD tıpkı Kuzey Kore'ye ilişkin altılı görüşmelerdeki gibi kilit katılımcılarla bire bir istişarelerde bulunma imkânına kavuşur. Amerikan mıntıkası olmamalı Böylesi bir çaba için uygun forum kısa süre önce Şarm el Şeyh'de toplanan dışişleri bakanları konferansında zaten mevcut. Bu konferansı Amerika'nın basiretli değilse bile, güçlü liderliği altında işler bir girişime dönüştürmek Washington'ın çıkarınadır. Bu tür bir forumun amacı, Irak'ta beliren siyasi yapının uluslararası statüsünü bir dizi karşılıklı yükümlülük içinde tanımlamak olmalı. Irak egemen bir devlet olarak evrilmesini sürdürmeli fakat belli güvenceler karşılığında kendisinin bazı uluslararası sınırlamalara tâbi tutulmasını kabul etmeli. Bu tablo içinde ABD önderliğindeki uluslararası güç aşamalı biçimde, tıpkı Bosna'daki gibi bir düzenleme kurumuna dönüşecektir. Tüm bunlar üç düzeyde çaba gerektiriyor: Iraklı taraflar arasında yoğun müzakereler, Irak için uluslararası dönüşüm statüsünü geliştirmek amacıyla Şarm el Şeyh konferansı benzeri bölgesel bir forum, barış gücünü ve denetleme boyutlarını oluşturmak için de daha geniş bir konferans. Dünyanın kalanı hareketsizlikleriyle kendilerini de yutabilecek bir sürece seyirci kalmayı sürdüremez. Ne uluslararası sistem ne de Amerikan kamuoyu, Irak'ın böylesi kaygan bir bölgede sadece ABD askeri gücünün koruduğu bir Amerikan mıntıkasına dönüşmesini nihai düzenleme olarak kabul edecektir. (Eski ABD Dışişleri Bakanı, 2 Temmuz 2007)
Orjinal İngilizcesi için lütfen tıklayın: http://heyetnet.org/en/content/view/1111/38/
|