

| IHH IRAK RAPORU (TEMMUZ 2008) |
|
|
| Salı, 05 Ağustos 2008 06:43 | |||
|
"Irak’a farklı bakmak" ![]() Eski düzen-yeni düzen tartışmaları arasında, siyasi polemiklere, stratejik analizlere ve uluslar arası güçlerin global pazarlıklarına pek konu olmayan Irak’taki insani durum, bir toplumun geleceğini ipotek altına almaktadır. Diktatörlük rejiminin baskısından (o yada bu şekilde) kurtulmak Irak için bardağın dolu tarafına bakmak ise, bunun için ödenen toplumsal bedelin ne olduğunu anlamakta da bizlere boş tarafı gösterecektir. Irak’a gerçek özgürlüğü getirip getirmeyeceği belirsiz olan bu geçiş dönemi sancıları bir topluma tahammülünün çok üzerinde baskılar getirmiştir. Bu baskı Irak toplumunun dokusunu ve yapısını tehdit etmektedir. Irak’ta insani bilançoyu temel yönleri ile ortaya koymayı amaçlayan raporumuz, bardağın ne kadarının dolu ne kadarının boş olduğunu ortaya koymayı hedeflemektedir.
2003 yılındaki işgalden bu yana geçen süre içinde Irak’ta her bölgenin insani yıkımdan aynı ölçüde etkilenmediği ortadadır. Bu nedenle Kuzey Irak bölgesinde olduğu gibi kimi bölgeler toplumsal ve siyasal çöküşün etkilerini sınırlı hissederken, orta Irak Sünni bölgelerindeki ekonomik ve sosyal yıkımın şiddeti çok daha büyük olmuştur. Benzer şekilde güneydeki Şii nüfusun yoğun yaşadığı Basra vilayeti ekonomik yıkımı fazlasıyla hissederken, güvenlik konusunda diğer bölgeler kadar ağır bir fatura ödememiştir. Raporumuz, bölgeler arasındaki farklardan daha çok, tüm Irak insanının insani göstergelerinden yola çıkarak hazırlanmıştır. Verilen rakamlar bir bütün olarak tüm Irak toplumunun kalkınmışlık düzeyini ortaya koymaktadır.
İşgalle birlikte Saddam Hüseyin dönemindeki tüm yapı iptal edilirken, Amerikalıların denetiminde “Geçici Koalisyon Yönetimi” kuruldu. İşgalin ilk haftalarındaki görüntü “kontrol” yerine tam bir kargaşa idi. Tüm ordu ve polis teşkilatı lağvedildiğinden toplumsal kaosu kontrol edecek mekanizma kalmamış, her türlü öldürme, adam kaçırma, yağma, hırsızlık ve suistimal için zemin oluşmuştu. Baasçı yönetimi ve yöneticileri tasfiye adına biraz da göz yumulan bu yıkım, kendisinden sonraki tüm algı ve pozisyonları etkiledi. Öncelikle, hiç kimse güvende olmadığına inanırken, Irak toplumunda hızlı bir silahlanma başladı. Eski aktörler gücünü yeniden elde etmek, yeniler otoritelerini kurmak, iktidar mücadelesine giren farklı siyasi gruplar da kendilerini yeni süreçte ispatlamak için silahı yedeğine almayı kaçınılmaz görmüştü. Ulusal ve uluslar arası baskılar ardından yönetimin ilk 6 ay içinde Iraklılara devri adına ülkedeki değişik etnik ve dini grup temsilcilerini bünyesinde barındıran 25 üyeli “Irak Geçici Yönetim Konseyi” kuruldu ve çok geçmeden yeni devlet kurumları oluşturulmaya başlandı. Ancak, deneyimli devlet bürokrasisinin büyük bölümü tasfiye olduğundan Amerikalı danışmanların gözetiminde yeni bir yönetici sınıf inşa edilmesi ağır ilerliyordu. Bu ağır ilerlemenin bedeli toplumdaki kaos, fakirlik ve başıboşluğa ilave olarak huzursuzluk ve şiddetin tırmanmasına neden oldu. İşgalin bir yılı geride kalıp, 2004 yılı ortasına gelindiğinde BM Güvenlik Konseyi’nin 1546 sayılı kararı gereği egemenliğin sınırlı olarak Iraklılara devri süreci başladı. Bu çerçevede, daha önceki her iki geçici yönetim konseyinin de görevi resmen sona ererek, yeni anayasa ile birlikte İyad Allavi liderliğinde “Irak Geçici Yönetimi” oluşturuldu. 6 ay görevde kalan hükümet (ABD himayesinde) bir yanda ülkeyi seçimlere hazırlarken, bir yandan dozunu arttıran şiddeti yönetmek durumundaydı. Ama siyasi ve askeri tasfiye süreci toplumun bir bölümünü yabancılaştırırken, diğer bölümünü de öfkenin hedefi haline getiriyordu. 2005 yılı Ocak ayındaki seçimler ardından 275 sandalyeli yeni Irak parlamentosu oluşturuldu. 2005 yılı Nisan ayında Dava Partisi’nden İbrahim Caferi’nin Başbakan; Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden Celal Talabani’nin Devlet Başkanı olarak göreve başlamasıyla Irak’taki siyasi belirsizliğin biraz olsun dağılması umuluyordu. Ancak Bağdat’ın Yeşil Hat’tı içinde toplumdan kopuk siyasi düzen kurma çalışmaları iktidarda Şii partilerin, muhalefette de Sünni partilerin olduğu tehlikeli bir süreci beslemeye başlamıştı. Yeni yönetimin gündemindeki işlerin başında ülkede giderek artan şiddete çözüm bulmak ve anayasaya dayalı yeni bir meşruiyet sağlamak geliyordu. Ekim 2005 tarihinde yapılan referandumla birlikte anayasa taslağı %79 oranıyla kabul edildi. Yeni anayasaya göre ilk seçimler 2005 yılı Aralık ayında yapıldı ve Dava Partisi’nden Nuri el-Maliki başbakan olarak seçildi. Irak resmi polis ve ordu güçlerinin de dahil olduğu milisler savaşı, iki tarafın radikal uçları tarafından tırmandırılırken, ülkede her etnik ve mezhebi grup kendi yaşam alanında toplaşmaya ve bu da ileriye dönük olarak birbirinden bağımsız siyasi yapıların oluşmasına dönüştü. Bağdat’ı ikiye bölen Dicle nehrinin doğusu Sünnilerin kontrolüne girerken, Batısı Şiilerin denetimine geçti. Kuzey’de Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde bağımsız bir yapı hayatiyetini sürdürürken, güneyde Basra’da da Şii nüfusun hakim olduğu başka bir siyasi yapı kemikleşti. 2007 yılı ile birlikte kendi bölgelerinde güvenliği sağlamak üzere ABD’nin Sünni aşiretlere silahlanma izni yeni bir denge durumu ortaya çıkardı. “Uyanış Hareketleri” (Hareketü’s-Sahve) adıyla bilinen grupların silahlı milis sayısı 200 bine yaklaşırken, devlet içinde bağımsız bir orduya dönüşmeleri Şii-Sünni ilişkileri yönünden farklı bir tehlikenin de oluşmasına neden oldu. Maliki hükümeti’nin, çoğunluğu Şii gruplardan oluşan Irak güvenlik güçlerine alternatif olarak güçlenen bu grupları Irak güvenlik güçlerine eklemleme çabaları çok da etkili olamadı. Halen ulusalcılardan, selefi gruplara, laik Baasçılardan İslamcı gruplara kadar 60’dan fazla silahlı gücün Amerikan işgal güçlerine ama çoğunlukla birbirlerine karşı savaştığı Irak’ta hedefin, “karşı tarafın sivilleri” olması Irak’taki sosyal yıkımı beslemektedir. Irak’ta görev süresi 1 Aralık 2008 tarihinde sona erecek olan yabancı güçlerin çekilmesi öncesi Amerika’nın Irak yönetimi ile geliştirmeye çalıştığı stratejik işbirliğini öngören Askeri Güçlerin Statüsü anlaşması (Status of Forces Agreement=SOFA) ülkedeki tüm kesimlerden büyük bir dirençle karşılaşmış durumda. Ülkede 50 Amerikan üssü kurulmasını öngören gizli anlaşmanın birçok maddesi Irak’ın ulusal egemenliğini zedeleyici unsurlar taşıdığı gibi, Amerikan askeri varlığının başka bir isim altında ve yasal korumayla sürmesini garanti altına alıyor. 18 Vilayetteki yerel meclislerin belirleneceği Ekim 2008 seçimleri öncesinde ülke siyaseti yoğun tartışmalar yaşarken, halen oluşum aşamasındaki siyasi yapı sadece Irak’ı değil tüm bölgeyi yakından ilgilendiren unsurlar barındırmaktadır. Bölgedeki ülkelerin yakından takip ettiği siyasi ve ekonomik yeninden yapılandırma çalışmaları, herkesin eğilimine göre farklı anlamlarda yorumlanabilmektedir. Bu bakımdan mevcut siyasi yapılanmada bardağın dolu tarafına bakıldığında, Şii, Sünni ve Kürt partiler açısından geçmiş 5 yılda hiç olmadığı kadar uygun bir diyalog ortamının oluştuğu söylenebilir. Petrol gelirlerinin adil paylaşımı gibi temel yasaların çıkarılmasında tüm grupların ortak çıkarlara vurgu yapması, içteki çatışmaların sona erdirilmesinde karşılıklı sorumlulukların dillendirilmesi, yabancı güçlerin ülkeden ayrılması konusunda ortak düşüncelerin oluşması bardağın dolu tarafı. Ülkedeki siyasi oluşum halen Irak bütününü değil, etnik ve mezhebi çıkarları önceleyen bir güdüyle yürütülüyor. Bir arada bulunmaları için sürekli ortak düşmana ihtiyaç duyacak olan bu grupları, şiddetin sonra ermesinden sonra bir arada tutacak ortak noktalar bulmak zor olacaktır. Etnik ve siyasi gruplar arasındaki güvensizliğin sürmesi ve birbirlerine karşı ABD ile birbirlerinden bağımsız ilişkiye girme eğilimleri gibi boş tarafa bakanları haklı gösterecek çok sayıda unsur da bulunuyor.
1990’lı yılların başında Kuveyt’in işgali ardından uygulanan uluslar arası ambargo sebebiyle, ekonomik dengelerle birlikte halkın yaşam standardı da negatif seyir izledi. Milli gelirinden daha yüksek dış borca sahip Irak (120 milyar dolar), yüksek işsizlik (%65), yüksek enflasyon (%35-50), ambargolar sebebiyle eskimiş altyapısı (%80), ile ekonomik göstergelerde İslam dünyasının en kötüsü durumundadır. Irak’ın 27 milyonluk nüfusunun 16 milyonu çalışma yaşındaki iş gücünden oluşuyor ve bunların yarıdan fazlası işsiz durumda. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, İslam ülkeleri içinde son sırada bulunan Irak’ın durumu en iyi durumdaki ülkeden 60 kat kötü durumdadır. Bizzat Irak Petrol Bakanlığı Müfettişlerinin raporlarına göre güney limanlarından ithal edilen petro kimya ürünlerinin yüzde 20’si (yaklaşık 5 milyar dolar), illegal yollarla yapılmakta, ithal edilen diğer mallara ilişkin yolsuzluk miktarı aylık 1 milyar doları bulmaktadır. Amerikalı müfettişlerin verdiği rakamlar ise yabancı firmaların içinde bulunduğu yolsuzluk rakamının 8 milyar doları aştığına işaret etmektedir. Aylık geçim giderlerinin 500$’ı aştığı Irak’ta ortalama aylık gelir, fert başına 70$ gibi küçük bir rakama denk gelmektedir. En fazla güvenlik sektörünün kazandığı ülkede, insanların geçim kaygısıyla asker, polis yada özel güvenlikçi olmak istemesi istikrar arayışındaki hükümetin işini kolaylaştırsa bile, ekonominin kendi dinamikleri ile ayakları üzerine kalkmasını geciktirmekte ve yatırımlar sürekli aksamaktadır. Bir sonraki bölümde verilen rakamlar, bütçe harcamalarında güvenliğe ayrılan payın her yıl artarken, alt yapıya ayrılanın düştüğünü daha net ortaya koyacaktır. 2003 yılı Ekiminde yeni Irak dinarı yürürlüğe girdiğinde değeri yaklaşık 2 doları bulurken, 2005’te 1,4 dolara, 2007 sonu itibariyle de 1,2 dolara yükseldi. 2008 yılı içinde bu rakam 1,1 dolar oldu. Petrol fiyatlarındaki artışa bağlı olarak geliri artan Irak’ın, buna dayalı olarak parasının değer kazanması kısmen olumlu görülmekle birlikte, kişi başına gelirin yıllık 864 dolar olması, yakın ve orta vadede, fakirlik sorununun süreceğini gösteriyor. Dünyanın en borçlu 43. ülkesi durumundaki Irak’ta her fert başına yıllık yaklaşık 2 bin dolarlık bir yük binmektedir. Dış yatırımlar açısından dünyada 178 ülke içinde 143. sıra ile yatırım imkanlarının en riskli olduğu ülkeler arasındaki Irak’ta ya Kuzey Irak gibi güvenliğin görece iyi olduğu belirli bölgelere yatırımlar yoğunlaşmakta yada riskli bölgelerde suiistimal ve kayırmalara dayalı verimsiz yatırımlar yapılmaktadır. Sadece işgal güçlerinin değil, diğer silahlı milis ve örgütlerin eylemleri sebebiyle yaşanan korku hali; çok sayıda dükkanın kapanmasına, işsizliğin tırmanmasına ve devlet kademelerindeki kayırmalar farklı etnik ve mezhebi gruptaki toplulukların işsiz kalmasına neden olmaktadır.
ALT YAPI Elektrik olmadığı için pompa istasyonları gerekli kapasite ile çalışmadığından, nüfusun yüzde 90’ı temiz suya ulaşamıyor. Ülke çapında bulunan 177 kanalizasyon ve arıtma tesisinden sadece 34 tanesi çalışabilecek durumda. Buralarda çalışacak işçi bulmak da çok zor. Zira 2005 yılından bu yana öldürülen 500 belediye işçisinin büyük bölümünü arıtma tesislerindeki savunmasız işçiler oluşturmaktaydı. İşgali öncesi 1200 aracın bulunmasına karşın, ilk aylardaki kaos sebebiyle bunların üçte ikisi yağmalanmış veya imha edilmiştir. Irak’ta tüm alt yapı çalışmalarının tamamlanabilmesi için 35 milyar dolarlık bir acil yatırım gerekmektedir. Ancak ülkede güvenlik krizinin bir türlü sona ermemesi, güvenlik için ayrılan harcamaların oranını, alt yapı harcamalarının aleyhine olmak üzere genişletmektedir. Aşağıdaki tablo, bazı önemli kalemlerde 2004-2007 yılları arasındaki BM uzmanlık kuruluşlarınca belirlenmiş Irak’ın yeniden inşası konusundaki ihtiyaç durumu ile tahsisat durumlarını göstermektedir. Buradaki tahsisat, gerek Irak’ın kendi iç kaynaklarından ve gerekse dış ülkelerin yardımlarından sağlanacak kaynaklarla oluşturulması planlanmaktaydı. Hayati sektörlere yatırımların gerçekleşme oranlarını artırmak şöyle dursun, tahsisatın dahi giderek düşürülmesi; o alandaki ihtiyacın azalmasından daha ziyade rakamların gerçek düzeye çekme çabasıyla izah edilebilir.
AÇLIK 1990 yılında ortalama bir Iraklının günlük gıda değeri 3300 kalori iken, 2003’e kadar süren ambargoda bu 1000 kaloriye gerilemiş, işgalin başladığı tarihten bu yana çok az yukarıya hareket etse de, olması gereken noktanın gerisinde kalmıştır. Her doğan çocuğun yüzde 23’ü olması gereken kilodan düşük doğuyor. Normal kilosunda olması gereken 5 yaş altı çocuk sıralamasında dünya sıralamasında Afrika’daki birkaç ülkeden sonra en kötü rakam Irak’tadır.
Eğitimciler yönünden de Irak en tehlikeli bölgelerin başında gelmektedir. İşgalin başından beri 500’ü aşkın eğitimci ve bilim adamı suikastla hayatını kaybederken, önemli bir bölümü de ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Ülke içinde kalanların tümü de, yurt dışındaki meslektaşlarının tersine hiçbir akademik yenileşme gerçekleştirememekte, Irak’taki kültürel ve entelektüel birikim tükenme noktasına gelmektedir. Güvenliğin yanı sıra, eğitim alt yapısına son 20 yıldır hemen hiçbir yatırım yapılmamış olması durumu, yeni dönemde de sürmektedir. Alt yapı çalışmalarında 35 milyar dolarlık planlamada eğitime ayrılan oran 1 milyar doları zar zor bulmaktadır. Yayınlanan bilimsel makale sıralamasında 57 İslam ülkesi içinde sondan 5’inci sıraya gerilemiştir.
Cerrahi müdahale gerektiren hastaların yüzde 75’e yakını bomba yada silah yaralanmaları sebebiyle başvuranlardan oluştuğundan, bunların büyük bölümü doktor ve teknik imkan olması halinde iyileşecek hasta kategorisindeydi. Ama yaralıların yarıdan fazlası hayatını kaybetti. Her 10.000 kişiye düşen doktor sayısı bakımından İslam ülkeleri arasındaki bir karşılaştırmada Irak 6 doktor ile bugün sondan en kötü 10 ülke arasında. Buna göre Irak, kendisinden daha kötü durumdaki Afganistan, Yemen ve Cibuti gibi ülkelerin biraz önünde bulunmaktadır. 5 yaş altı çocuklardaki ölüm oranı bakımından Irak’ta, her 1000 çocuktan 130 tanesi 5 yaşını göremeden hayatını kaybediyor. Bu sıralamada İslam ülkeleri içinde yine Somali (224) ve Afganistan (191) ardından üçüncü en yüksek rakam. Sağlık merkezlerinin sayısı 1991 yılında 1800 iken, bugün bu rakam üçte bire düşmüş durumda. Kalanların da yarıdan fazlası yenilenmeye ihtiyaç duyuyor. Her 10.000 hastaya düşen hastanedeki yatak sayısı 13 gibi çok düşük bir seviyeye gerilemiş durumda. Bu sıralamada da Irak, İslam ülkelerinin en kötüleri liginde. Iraklıların yüzde 70’i temiz suya ulaşamıyor. Bu oran içinde temiz içme suyuna ulaşamayanların yüzde 40’ını çocuklar oluşturmaktadır. Bu ise dünya ortalamasının çok çok üzerinde bir rakam. Irak, Somali, Afganistan ve Yemen gibi ülkelerden sonra bu konuda en kötü değere sahip dördüncü ülke. Ülkedeki meskenlerin sadece yüzde 19’unun kanalizasyon sistemi bulunuyor. Çeyrek milyon insan savaşta kullanılan silahların yan etkileri sebebiyle kronik rahatsızlık çekerken, İHH İnsani Yardım Vakfı’na başvuran Iraklı hastaların yüzde 40’ını, bombaların yol açtığı tümör hastalıkları ve kanser türleri oluşturmaktadır. Yaşanan şiddet sebebiyle başta çocuklar olmak üzere insanların tamamına yakını, psikolojik rahatsızlıklardan müzdarip. Büyük bölümü uykusuzluk, ümitsizlik ve kaygı sebebiyle yaşamdan umudunu kesmiş durumda. Irak’ta sigara kullanma ve uyuşturucu oranı dünya ve bölge sıralamalarının çok üstünde bulunuyor. Yetişkinler içinde sigara kullanımı oranı %25’e ulaşırken henüz resmi istatistik yapılmadığından oranı tam olarak tespit edilememekle birlikte uyuşturucu da büyük bir yaygınlık göstermeye başlamıştır. Sağlık alt yapısındaki yıkımın ve ihtiyacın büyüklüğüne rağmen Sağlık Bakanlığı bütçesi tüm ülke bütçesinin %4,7’sini oluşturmaktadır. Bunun içinde idari giderler, personel maaşı ve ulaşım masrafları gibi teknik harcamalar çıkınca, sağlık harcamaları için ayrılmış bütçe oranı, yukarıdaki rakamın yarısına kadar düşmektedir.
6,5 milyar nüfuslu dünyada halen 107 milyona yakın yetim bulunduğu göz önüne alındığında, bu sayısının neredeyse yüzde beşini sadece Iraklı yetimler oluşturmaktadır. Yani dünya nüfusunun 0,3’lük bir bölümünü oluşturduğu halde Irak, buna karşın dünya yetimlerinin yüzde 5’ine sahip bulunmaktadır. Rakamın yüksek olmasının yanı sıra, yetimlere yönelik rehabilitasyon, bakım, maddi yardım yada eğitim gibi hizmetlerin çok sınırlı olması, toplumun geleceği açısından büyük bir risk oluşturmaktadır. Babalarını kaybeden ailelerin en ciddi sorunu, büyük erkek evladın çalışmak üzere eğitimini bırakıp sokağa çıkması. Halen Irak’ta 14 yaş altındaki çocukların yüzde 15 gibi yüksek bir rakamı çocuk işçi olarak çalışıyor. 4 yıl öncesine kadar çocukların büyük bölümü evlerinde ailelerinin yanında yaşıyordu ama şimdi %40’ı göçmen olarak başka bir bölgede yada akrabalarının yanında bulunuyor. Bunların geri dönüşü yada rehabilitasyonu için ciddi hiçbir çalışma yapılmıyor. 2005-2007 yılları arasındaki bütçe harcamaları içinde kadın ve çocuklar için ayrılan oran sadece %0,6 gibi küçük bir seviyededir. Irak, 195 ülke arasında yapılan sıralamada çocuk ölümlerinde en fazla ölümlerin olduğu ilk 27 ülke arasında bulunmaktadır. Dul ve yetim sayısının bu denli yüksek seviyede olması, Irak toplum yapısının önümüzdeki yıllarını etkileyeceğinden, acilen gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Şimdilik küçük bir bölümü devletten aldığı aylık ortalama 150$’lık dul aylığı ile geçirmeye çalışsa da, %80’e yakını ya hiç yardım almamakta yada yardım kuruluşları ve akrabalarından gelen düzenli olmayan yardımlarla yaşamını sürdürmektedir. Bu tür yardımlar devletin sosyal kurumları tarafından verilen maaş ödemeleri gibi süreklilik arz etmediği için sorunun köklü bir şekilde çözümüne hizmet etmekten çok durumu idare etmeye yaramaktadır.
Ülke dışına çıkan mülteciler ise, gittikleri ülkelerde çoğunlukla insan onuruna yakışmayacak koşullarda, yardıma muhtaç, sağlık hizmetleri olmaksızın ve her türlü güvenlikten yoksun olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Iraklı Mülteciler
Çeyrek asrı aşan siyasi istikrarsızlık doğal olarak ekonomik dengeleri alt üst etmiş, Ortadoğu’nun en zengin ve refah ülkelerinden biri olan Irak, kısa sayılabilecek bir süre içinde Afrika’daki geri kalmış ülkelerle aynı kaderi paylaşmaya başlamıştır. Petrolün varlığı her ne kadar Irak’ın geleceğini inşa etmede en önemli garantilerden biri olsa da, Irak halkı “hazine üzerinde oturan fakir” durumuna düştüğünden, bu zenginlikten yararlanamamaktadır. Ambargolar ve savaşlar sebebiyle alt yapının büyük bölümü ya yıkılmış yada ilkel duruma düşmüş olan ülkede, elektrik ve su gibi yaşamsal alanlarda gözle görülür bir ilerleme henüz kaydedilmemiştir. Eğitim kurumları ve hastanelerin yetersiz olduğu ülkede, yerel sağlık merkezlerinin çoğu basit pansuman ve muayene hizmeti verebilirken, doktorların büyük bölümü ya öldürülmüş yada ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Okulların varlığına rağmen güvenlik sebebiyle on binlerce çocuk okulu terk ederken, öldürülen eğitimciler sebebiyle Irak toplumunun ilim seviyesi adeta sıfırlanma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Hepsinin doğal sonucu olarak insani bilançonun oldukça kabarık olduğu ülkede, onbinlerce sivil savaş sebebiyle hayatını kaybederken, geride kalan yüz binlerce yetim ve dul kadın toplumun geleceği önünde en öncelikli konu olarak durmaktadır. Değişik ülkelere dağılmış vaziyetteki mülteciler ve hayatlarından endişe edilen tutsakların varlığı Irak toplumundaki sosyal yarayı sürekli canlı tutmaktadır. Kısacası Irak’ta devlet ve toplumun yeniden inşa edilmesi uzun bir süreci alacaktır. Öncelikle, sorunlarını çözecek olan Irak halkının bizzat kendisidir. Bu süreç içinde kendi ayakları üzerinde durana kadar Irak toplumuna destek vermek, mağduriyetleri biraz olsun hafifletecektir.
|